Bazı insanlar acı bir yemeğin yarattığı yanma hissinden zevk alır. Öyle ki, bazıları hobi olarak, hatta takıntı derecesinde dünyanın en acı biberini bulma peşindedir.

Acıseverler, acı biberdeki kapsaisin maddesinin ağızdaki acı sinirlerinde bulunan reseptörleri harekete geçirdiğini ve herhangi bir zararı olmadığını biliyor. Birkaç dakika içinde bu yakıcı his geçecek ve ancak atıklar vücudu terk ederken yeniden hissedilecektir.

Biberdeki acının dozu, Scoville skalası olarak bilinen bir ölçeğe göre belirlenir. Buna göre, Carolina Reaper adıyla bilinen biber 2,2 milyon gösterge ile en acı olanıdır.

Günlük yemekte alınan acı biber dozunun kimseye bir zararı olmazken, macera peşindeki acı biber heveslilerinin bazı olumsuz deneyleri olmuştur.

Acı biber tecrübesi

2014'te İngiltere'nin Brighton kentinde yayınlanan The Argus gazetesinden iki gazeteci, TripAdvisor adlı seyahat sitesinde övgüyle bahsedilen ekstra acı burgerleri denemişti. Burada kullanılan sosun acısı Scoville skalasında biber gazından daha yüksek derecedeydi.

Acı dayanılmaz boyuttaydı. Gazetecilerden biri acıyı yatıştırmak için epeyce süt içmiş, diğerinde ise ağır mide krampları, ellerde his kaybı, titreme ve hızlı nefes alma gibi belirtiler baş göstermişti. Sonunda ikisi de hastaneye kaldırıldı. "Öyle acı çekiyordum ki ölüyorum sandım" diyordu biri.

Bazıları dünyanın en acı biberlerini kamera önünde yemeye kalkışır. Danimarka'da bin kişinin acı biber yeme girişimi filme alınmış, herkesin terlemesi, hıçkırması ve sonunda kusması görüntülenmişti.

Matt Gross ise Bon Apetit (Afiyet Olsun) dergisi için yaptığı bir denemede, dünyanın en acı biberi olarak bilinen Carolina Reaper biberinden üç tane yediğini ve kalp krizine benzer belirtiler de dahil olmak üzere semptomların 14 saat sürdüğünü yazıyordu.

Neden yanma hissi?

Peki acı biber neden bu kadar ciddi belirtilere yol açabiliyor?

Kapsaisin molekülü belki de bitkileri mantarlardan korumak için ortaya çıktı. Fakat bu madde, acı algısı yaratan ağızdaki bazı sinir hücrelerini (nöronlar) harekete geçiriyor. Bu hücreler beyne yanma hissi gönderiyor. Acı biber yendiğinde oluşan bu yanma hissi gerçek yanma sonucu oluşan acı hissine benzerlik gösteriyor.

Bu nedenle, vücudun acı biber yeme sonucu oluşan semptomlara karşı tepkisi de gerçek yanma ile aynı. Örneğin terleme yoluyla vücut serinletilmeye çalışılıyor. Acıyı algılayan sinir hücrelerinin salgıladığı maddeler kan damarlarının genişlemesine neden oluyor. Böylece hasar gören yerin onarılması için daha fazla kan taşınıyor. Fakat bu genişleme aynı zamanda yangıya (enflamasyon) yol açıyor.

Acı biber mideye iner inmez krampların baş göstermesi midede de sinir uçları olmasındandır. Vücut açısından yanmanın kaynağı ister ısıya ister kimyasala bağlı olsun, hedef ondan kurtulmaktır.

Sinir hücrelerinde ölüm

Yakıcı kimyasal maddeler yutma halinde devreye giren vücut reaksiyonları kapsaisin moleküllerine karşı da gösterilir. Ağızda, midede ya da başka bir yerde yanma hissini algılayan nöronlar, bu acıya sebep olan şeyin ayrımını yapmaz, vücut aynı şekilde tepki verir.

Fakat acı biberin verdiği bu geçici rahatsızlık dışında uzun vadeli herhangi bir tehlikesi yoktur. Fakat biyologlar, genç memelilerin uzun süre kapsaisin maddesine maruz kalmasının bazı acı nöronlarının ölümüne yol açtığını gözledi. Bu hücreler zamanla yıpranıyor ve yeniden üretilmiyor.

Bazıları, biber bitkisinin, memeliler tohumlarını yemesin diye böyle bir savunma mekanizması geliştirdiğine inanıyor. Bu tohumları yiyip dışkılarıyla başka bölgelere dağılmasını sağlayan kuşlarda acı reseptörlerinin bulunmadığı biliniyor.

Fakat biber bitkisi, bu acı hissinden zevk alan memeliler olarak insanla karşı karşıya. Neyse ki bu durum ona zarar veren bir sorun değil.

Onlar 19’nci yüzyılın “Ferhat İle Şirin’idir.."

İSTANBUL DA ZEYNEP KAML HASTAHANESİ 1862 DE YAPILDI.

PEKİ hikayesini bilir misiniz?

Zeynep Hanım ile Yusuf Kamil Paşa’nın büyük aşkının hâlâ yaşadığı yerin adıdır ZEYNEP KAMİL...

Genelde masallarda olur

böyle aşk öyküleri ya da eski

Türk filmlerinde..

Yoksul delikanlı, güzeller güzeli prensese aşık olur..

Bizimki de böyle bir öykü ve gerçek!

Tarihin sevgi bahçesinde yeşeren, sürgünlere, tehditlere direnen, acıyı bal eğleyen bir aşk..

Mısır’da doğan, İstanbul’da ölümsüzleşen bir yüce sevda..

Prensesimiz; Züheyla Zeynep.

Yoksul delikanlımız ise;

Yusuf Kamil.

O zaman başlasın hikaye..

Yusuf Kamil yoksul bir ailenin çocuğuydu..

Malatya’nın Arapgir’in de doğdu ve

küçük yaşta yetim kaldı.

Amcası Osman Paşa onu yanına aldı, okuttu.

Zeki, becerikli, dürüst ve çalışkandı.

Bilgi ve yetenek olarak yaşıtlarından farklıydı..

21 yaşında Divan-ı Hümayun Kalemi’ne katip oldu.

4-5 yıl İstanbul’da çalıştıktan sonra Mısır’a,

Vali Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın sarayına atandı.

Züheyla Zeynep..

Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın 3 kızından biriydi.

Hidiv Sarayının prensesiydi.. Duygusaldı, narindi.

Yüreği insan sevgisiyle doluydu.

Kahire’nin yoksullarına yardım eder, herkesin dertleriyle ilgilenirdi.

Büyüdükçe güzelleşti..

İsteyeni çoktu ama babası üstüne titriyor ve kızına layık ince ruhlu birini arıyordu..

...

Kader Yusuf Kamil ile Züheyla Zeynep’i Kahire’de buluşturdu.

Katip Kamil, Hidiv Sarayında işe başladıktan sonra

Vali Mehmet Ali Paşa ile tanıştı.

Kısa sürede gözüne girdi, güvenini kazandı.

Konuşması ve yazılarıyla öylesine etkiledi ki,

bir süre sonra Mısır Hazinesinin katibi oldu.

Yeni görevi nedeniyle sık sık valinin yanına çıkıyor ve kızı Züheyla Zeynep’i görüyordu.

İkisi de birbirinden etkilenmişti.

Yusuf Kamil ne zaman valinin yanına çıksa,

Zeynep’in yüzü kızarıyor, kalbi sanki yerinde duramıyordu..

Gel zaman, git zaman

Kamil, Mehmet Ali Paşa’ın evladı gibi oldu.

Sürekli rütbe atlıyordu.

30’lu yaşlara gelince artık albaydı.

Bir gün Paşa çağırdı Kamil’i yanına.

- Zeynep ile birbirimize yakışıyorsunuz.

Kızımı sana nikahlıyorum, dedi.

Dillere destan bir düğün yapıldı ve prenses Zeynep, yoksul delikanlı Kamil’e nikahlandı..

Ancak, sarayda bu evliliğe karşı çıkan çoktu.

Kim oluyor da bu Kamil denen sıradan bir halk çocuğu

Kavalalı ailesinden kız alıyordu?

Nikah öylesine tepki almıştı ki, Sarayın huzuru kaçmıştı.

Mehmet Ali Paşa ortalık yatışsın diye Kamil’i kısa süreliğine İstanbul’a gönderdi.

1845 yılıydı..

Sultan Abdülmecid, kızı Adile Sultan’ı evlendiriyordu.

Kamil bizzat sultana Mehmet Ali Paşa’nın tebriklerini ve hediyelerini sunacaktı.

Sultan ile aralarında sıcak bir dostluk oluştu.

Abdülmecid O'nu

Mirimiranlık (beylerbeyi) rütbesine yükseltti.

Kamil Mısır’a geri döndüğünde bütün kayınbiraderleri ile Mısır’ın ileri gelen eşraf ve devletlularını kendisine cephe almıştı.

Bir süre sonra Kamil ile Zeynep’in mutlu hayatı kâbusa dönüştü.

Önce

Mehmet Ali Paşa, ardından yerine geçen oğlu İbrahim Paşa öldü.

Yeni vali Abbas Paşa,

Kamil’e diş bileyenlerin başında geliyordu.

Koltuğa oturur oturmaz Kamil’e;

"boşanacaksın!" dediler.

Direnince Asvan’a sürgüne gönderdiler.

Hastalandı, doktor istedi, vermediler..

- Ya boşanacaksın,

- ya zindanı boylayacaksın..

Tam zindanı boylayacakken,

prenses Zeynep’in gönderdiği terliği aldı Kamil.

Ve terliğin astarındaki gizli aşk mektubunu okudu.

“Hastasın, zindana girme.. Seni ömrümün sonuna kadar bekleyeceğim..”

Kamil bu satırları okuduktan sonra gönül rahatlığıyla ve hiç tereddüt etmeden kendisine zorla uzatılan boşanma belgesini imzaladı.

Zaman su gibi aktı.

Kamil’in sürgündeki üç ayı dolmuştu.

Bir yolunu buldu ve Sultan Abdülmecid’i durumundan haberdar etti.

Çok sinirlenen sultan Abdülmecid, Mısır Valisi Abbas Paşa’ya sert bir ferman gönderdi.

“Bizzat kendin Asvan’a gidip, Yusuf Kamil’i sağ salim buraya göndereceksin!”

Ferman padişahındı..

Sürgün bitmiş, Kamil İstanbul’a dönmüştü.

Sıra Prenses Zeynep’i getirmeye kalmıştı.

Yine bir yolunu buldu ve derdini sultana açtı.

Abdülmecid, Abbas Paşa’ya yeni bir ferman yolladı.

- Tez elden Züheyla Zeynep Hanım'ı İstanbul’a gönder!

Abbas Paşa tez elden gönderdi Prenses Zeynep’i.

Yıllar sonra Kamil ile Zeynep nihayet birbirine kavuşmuştu.

Eski evlilere ikinci kez nikah kıyıldı.

Damadın şahidi Sadrazam Reşit Paşa,

gelinin şahidi ise Şeyhülislam Arif Hikmet Bey oldu.

Üsküdar’da bir yalıya yerleştiler.

Zeynep, kocasına kavuşmasının mutluluğuna tutunmuş, iyiliklerini de artırmıştı.

Nerede bir şeye ihtiyaç var, koşuyordu.

Tüm bu iyiliklerin ve aşklarının arasında yaş aldılar

ama bir çocukları olmadı.

Onlar da hayıflanmak yerine birçok yetime ana - baba oldular.

Sonra Üsküdar Nuhkuyusu’nda bir arsa aldılar ve

100 yataklı bir hastane kurdular.

Hastalar burada ücretsiz bir şekilde şifalandı.

Geri kalan her şey de en ufacık bir noktasına kadar düşünülmüştü.

Göz kamaştıran bahçesi, külliyesi..

Zamanı geldiğinde yan yana ölümsüz aşklarıyla yatacakları türbeyi bile unutmadılar..

Yıllar sonra bugün, hastanenin bahçesindeki türbede Prenses Zeynep ile yoksul delikanlı Yusuf Kamil yan yana yatmaktadır..

Çok insan Zeynep Kamil’i tek bir kişi sanır.

Oysa bu hastane

bize Zeynep Hanım ile Kamil Bey'den kalan bir hatıradır..

1862’de kurulmuş bu hastane,

bugün bulunduğu semte de adını veren,

“Zeynep Kamil Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi” adıyla

bildiğimiz o yer,

Mısır’da doğan, tarihin sevgi bahçesinde yeşeren ve İstanbul’da ölümsüzleşen bir aşktır.

“Zeynep - Kamil Aşkı”

Onlar 19’nci yüzyılın “Ferhat İle Şirin’idir..

Efsanevi bir aşk hikâyesi.. 1,5 milyona yakın doğumun gerçekleştiği Zeynep Kamil Çocuk Doğum Hastanesinde doğan,

Barış Manço,

Bülent Ersoy, Burcu Esmersoy,

Zara, Nadide Sultan ve

Murathan Mungan gibi

meşhur olmuş çok sayıda siyasetçi, sanatçı ve sporcu bulunuyor.

Üsküdar’ın Zeynep Kâmil semtine adını veren Zeynep Kâmil Çocuk Hastanesinde, yüzyılı aşkın bir süreden bu yana dünyaya gelen tüm kız bebeklerin göbek bağları Zeynep, erkek bebeklerin göbek bağları ise Kâmil adıyla kesiliyor..

Songül Kusav Fin/Alıntı

 "13 yaşımda. Yozgat’taydık, mahallenin kızıydı. Ona bir türkü havalandırdıydım” dedi... Kızın adını söyledi. Sonra da pişman oldu:

“Yazman gurban oluyum, sevda sırrınan olur.”

Yaşar Kemal' in deyimiyle

"Bozkırın Tezenesi"ydi Neşet Ertaş.

Edip Akbayram'ından Selda Bağcan'ına bestelerini okuyarak, plak listelerinde ön sıralara yükselen ne çok sanatçımız oldu. Ne çok sevdik şarkılarını, türkülerini.

Dillerden düşmeyen, saymakla bitmeyen eserlerin imzası Neşet Ertaş, Süleyman Demirel zamanında kendisine sunulan ''devlet sanatçılığı'' unvanını

"Halkın sanatçısı olarak kalmak, benim için en büyük mutluluk" diyerek geri çevirmişti.

O, toprağın hamuruyla, çilelerle yoğrula yoğrula büyüyen bir gönül adamı; susan sevdaların dili, halkın ve gönüllerin sanatçısıydı.

"Nerede bir türkü söyleyen görürsen korkma yanına otur. Çünkü kötü insanların türküleri yoktur!…''

Büyük halk ozanımızı saygı ve özlemle anıyoruz...

 


İstanbul Edirnekapı Şehitliği'ne kabul edilip gömülen tek gayrimüslim: Bruno Taut

4 Mayıs 1880'de Almanya’da doğmuş. Yahudi asıllı Alman mimar ve şehir plancısı. Türkiye'de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin , Ankara Atatürk Lisesi'nin , Atatürk'ün katafalkının (1938), Trabzon Fen Lisesi ve Cebeci Ortaokulu'nun planlarını çizmiş.

Nazi yönetiminden kaçarak 1936 yılında Türkiye'ye gelmiş. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) yöneticilik ve Ankara'da Milli Eğitim Bakanlığı'nda mimarlık bölümü başkanlığı görevlerinde bulunmuş.

Türkiye'deki yaşamı sırasında ardında birçok eser bırakmış. Vefat etmeden hemen öncede Atatürkün naaş'ının konulduğu katafalkın çizimini 36 saatte bitirmiş ve zamanında verilen 1000 lirayı Türk devletinden istememiş. Bunun yerine yaptığı katafalk çiziminin karşılığında tek bir teşekkür mektubu istemiş. 24 Aralık 1938 tarihinde İstanbul'da vefat ederek İstanbul Edirnekapı Şehitliği'ne gömülmüş.

-

Fotoğraf: Muharrem Gürbüz

 

1929 yılında, Bursa’dan Adana’ya gitmekte olan Bursa 134 plakalı yolcu otobüsü Toros dağlarında Gülek boğazını geçerken...

(National Geographic Arşivi)

(Foto: Maynard O. Williams)

Orta yaşlı adam hastane müdürünün odasına çekingen tavırlarla girdi. Her söylediği söz karşısında müdürün ona sert bir ses tonu İle azarlar gibi konuşmasına bir türlü alışamamıştı. Her kırıldığında yüreğinden bir tuğla eksilmiş yürek binası çökecek konuma gelmişti. Burada bu koşullarda çalışmak çok zor geliyordu fakat çaresi yoktu.


Akşam yemeği dağıtımını yaptıktan sonra çok yemek arttığını ve yemekleri çöpe dökerken üzüldüğünü ve eğer izin verirlerse o yemekleri evine götürmek istediğini söyledi. Müdürün kaşları yukarı doğru kalktı, bir süre düşündü sonra sert bir ses tonu İle. "Sakın evine yemek götürmek için baştan yemek ayırma, sadece artanları götür" dedi.

Sessizce boynunu büktü içtenlikle teşekkür etti ve odadan çıktı. Yüreğinden dalga dalga yayılan sıcaklık boynuna oradan da yüzüne en son Çağlayan gibi gözlerine hücum etti. Kendisini hızla tuvalete attı ve orada elini yüzünü yıkadı. Aynaya baktı gözleri kan kırmızı olmuştu. Aynadaki kendi yüzüne baktı. "Sen bu hale düşecek adammıydın, bak sana dilenci muamelesi yapıyorlar" dedi ve gözlerini kuruladı.

Kapının önündeki paspas arabasını yılların yorgunluğu İle iterek paspas yapmaya başladı.

Akşam yemeği dağıtımından sonra büyük sefer taslarına artan yemekleri koydu. Bugün domates çorbası, pirinç pilavı ve haşlanmış tavuk İle yoğurt vardı. Yorgun adımlarla evinin yolunu tuttu. Çocukları onu kapıda karşılaşmıştı, koştular ve babalarının elindeki sefer tasını almak istediler, vermedi onlara kıyamadı. Mutfağa götürdüğü sefer tasındaki yemekleri böldü ve yarısını yan komşuna gönderdi. Bir aydır inşaatta çalışan komşusu bel fıtığı sebebiyle işe gidemiyor ve günlük çalışıp para kazandığı için evinde tenceresi kaynamıyordu. Yemeklere baktı ve iç geçirdi, birisinin hiç düşünmeden çöpe attığı veya attırdığı yemekler diğeri için hayati önem taşıyan beslenme malzemesiydi.

Daha da eskilere gitti durumlarının iyi olduğu ve savaş sebebiyle topraklarından sürüldükleri Avrupa'dan İstanbul'a göçmek zorunda olduğu günleri düşündü. Varlıktan yokluğa, çok şeye sahipken, hiçbir şeye sahip değil konuma gelmişlerdi.

Yokluğu biliyordu, o sebeple yoksulu en iyi o anlıyordu. Sessizce oturdu. Eşi onun suskunluğundan şikayetçiydi. Oysa içinde akan şelalelere rağmen dili kurumuş suskunlaşmış ve sessizleşmişti. Artık konuşacak bir şey kalmamıştı, hep eskiyi anlatacak değildi, yeni de ise anlatacak güzel bir 

Burası Şili'nin kuzeyindeki ve Dünya'nın en kurak çöllerinden biri olan "Atacama Çölü"dür.

Bu çöle ortalama beş veya yedi senede bir kez yağmur yağar.

İşte; o kızgın ve kurak toprağın altında yıllarca ve sabırla bu yağmuru bekleyen tohumlar, yağmur sonrası o kocaman çölü çiçek bahçesine dönüştürür.

Dünya varsa, umut'ta var!

Evde kal.....corona günleri



 

"Kızılderililer Ulu Manitu adını verdikleri gök tanrısına inanıyorlardı. Kartal, gökyüzünde en yükseğe çıkan hayvan olduğu için Kızılderililer, Kartal’ın Ulu Manitu’nun elçisi olduğuna inanmaktaydılar. Kızılderililere göre Kartal’ın gözleri öylesine keskindi ki nerde olurlarsa olsunlar kötü bir şey yaptıklarında Kartal’ın yaptıklarını görebileceklerine ve Ulu Manitu’ya ileteceğini düşünürlerdi. Bu yüzden Kızılderililer, Kartal’a olan saygılarını ve Ulu Manitu’ya olan bağlılıklarını göstermek maksadı ile kartal tüyü takarlardı."



 

Size bir annenin yıllarca evlat hasreti çekerek hayata veda etmeden önce bıraktığı bir vasiyet mektubunun acıklı hikayesini anlatayım.

Bu şair kadınlarımızdan Hüceste Aksavrın hanımın yaşadığı hüznün adıdır.

Hüceste hanım iyi bir aileden yetişmiş edebiyata çok meraklı biridir.zaman içinde tüberkloz hastalığına yakalanır uzun süre Heybeliada da tedavi görür.

Orada görev yapan dr.ömer münif kendisine aşık olur.karşılıklı bu sevgi evlilikle sonuçlanır.mehmet isimli çocukları olur.aile onun

İyi yetişmesi için okumak için

Avrupaya gönderirler.aile bu gidişin kendilerine nasıl bir üzüntü vereceğini nerden bilebilirlerdi.oğulları okulu bitirmiş isviçreye yerleşmiştir.annesini babasını hiç aramaz olmuştur.hüceste hanım üzüntü içinde her zaman acı çekmiştir.hatta oğlu için

"zeytin gözlüm sana meylim

Nedendir

Bu sevmenin kabahati kimdedir.

Gül olmuşsun dikenlerin bendedir" şiirini yazmıştır.

Dr eşini de kaybeden hüceste hanım çok yanlız kalmış hayatını bakım evinde

Geçirmeye başlamıştır.yaşı da ilerlemiş ve 87 yaşında vefat etmiştir.ölmeden önce

Bakım evinde bulunanlara

Bir vasiyet mektubu bırakmış

Eğer oğlu cenazesine gelirse

Ona verilmesini istemiştir.

İşte o vasiyet mektubunu şöyle yazmıştır.duygularını,ruhunun

Derinliklerinde yaşadığı hüznü şiir mısralarında dile getirmiştir.

Bir sabah bakacaksın ki bir tanem ben yokum

Dünyayı sana bırakıyorum

Söz aldım saatlerden bir tanem sana koşacaklar

Söz aldım gecelerden seni uyutacaklar

Şarkılardan söz aldım hatırlatacaklar

Gözlerimdeki son yağmurlar

Pencerende

Beni anlatacaklar sana bir bir

İleride

Belki birgün buğday misali

Düştüğüm yerde

Belki bir dikenin dibindeyimdir çaresiz,kimbilir

Nerelerde

Bir sabah bakacaksın ki bir tanem ben yokum

Dünyayı sana bırakıyorum.

Evlada yazılan bu şiir Selehattin İçli tarafından bestelenmiştir. Selehattin İçli

Ses sanatçısı İnci Çayırlı'dan bu şarkının Hüceste hanımın

Mezarı başında okumasını rica etmiştir. Defin işleminden sonra herkes dağılmış İnci Çayırlı bu şarkıyı okumuştur.

Kıymetli dostlar bu şarkıyı

Youtube kanalından dinlemenizi öneririm

Kalın sağlıcakla, —

Bekir Başaran Funda Cebeci

Sevgili Dostlarım, sizlerin bildiğinize ve uyguladığınıza eminim. Toplumların gelişmişliği, atalarımızın adab-ı muaşeret dediği günümüzde sosyal kural veya görgü kuralları denen davranış biçimlerine uyumuyla ölçülür. Atalarımız adab-ı muaşerete uymada çok titiz davranmışlar. Dünya lideri devletler kurmuşlardır. Oturdukları evi, harcadıkları parayı, mal varlığını, makamı mevkiyi ön planda tutmamışlar; aksine maddi konuları hep arka plana atmışlardır. Unutanlar için yan tarafımıza koyabileceğimiz bir kaç kural: 

1. Bir kişiyi telefonla iki defadan fazla aramayın. Çağrınızı yanıtlamazlarsa, ilgilenmeleri gereken önemli bir şeyler olduğunu varsayın.

2. Ödünç aldığınız parayı, diğer kişi size ödünç verdiğini hatırlamadan önce iade edin. Bu sizin dürüstlüğünüzü ve karakterinizi gösterir. Aynı şey para haricindeki diğer şeyler için de geçerlidir.

3. Birisi size öğle / akşam yemeği ısmarlarken asla menüdeki pahalı yemeği sipariş etmeyin. Mümkünse onların seçtikleri yiyecekleri sizin için de sipariş etmelerini isteyin.

4. Hiç kimseye "Ah, yani henüz evli değil misin?", "Çocuğun yok mu", "Neden bir ev almadın?" veya "neden bir araba almıyorsunuz?" gibi garip sorular sormayın. Bunlar sizin sorununuz değildir.

5. Arkanızdan gelen kişi için daima kapıyı açın. Erkek ya da kız, yaşlı ya da genç olması fark etmez. Toplum içinde birine iyi davranmak sizi küçültmez.

6. Bir arkadaşınız sizin için bir ödeme yaptıysa, bir daha ki sefere siz ödeme yapın.

7. Farklı görüşlere saygı gösterin. Unutmayın, birinin 6 gördüğü, size 9 görünebilir. Ayrıca, ikinci görüş bir alternatif için iyidir.

8. İnsanların konuşmasını asla bölmeyin. Konuşmalarına izin verin. Dediklerinin hepsini duyun ve hepsini filtreleyin.

9. Konuşurken gereksiz konulara girmeyin. Asıl konuyu anlaşılır şekilde anlatmaya çalışın.

10. Birisiyle dalga geçer ve onlar bundan hoşlanmazsa, durun ve bir daha asla yapmayın. İnsanları daha fazlasını yapmaya teşvik edin ve ne kadar minnettar olduğunuzu gösterin.

11. Biri size yardım ederken "teşekkür ederim" deyin.

12. Arkadaşlarınızı kamuoyunda övün. Baş başayken eleştirin.

13. Birinin kilosu hakkında yorum yapmak için hiçbir zaman bir neden yoktur. "Harika görünüyorsun" demen yeterli. Kilo vermek hakkında konuşmak istiyorlarsa, zaten yapacaktır.

14. Biri size telefonunda bir fotoğraf gösterdiğinde sola veya sağa kaydırmayın. Sırada ne olduğunu asla bilemezsiniz.

15. Bir arkadaşınız size doktor randevusu olduğunu söylerse, bunun ne için olduğunu sormayın, "Umarım iyisindir" demeniz yeterlidir. Onları, size kişisel hastalıklarını söylemek zorunda kalma gibi rahatsız edici bir duruma sokmayın. Bilmenizi isterlerse, bunu zaten söylerler.

16. Temizlik görevlisine CEO ile aynı saygıyı gösterin. Altınızdaki birine ne kadar kaba davrandığınızdan kimse etkilenmez, ama insanlar onlara saygılı davranırsanız bunu fark edeceklerdir.

17. Bir kişi doğrudan sizinle konuşuyorsa, telefonunuza bakmak kabalıktır.

18. Sizden istenene kadar asla tavsiye vermeyin.

19. Kimseye gerek yokken yaşını ve maaşını sormayın.

20. Sizi doğrudan ilgilendirmeyen herhangi bir şey olmadıkça işinize odaklanın.

21. Sokakta biriyle konuşuyorsanız güneş gözlüğünüzü çıkarın. Bu bir saygı göstergesidir. Göz teması konuşma kadar önemlidir.

22. Yoksulların ortasında asla zenginliğinizden bahsetmeyin. Benzer şekilde, çocuğu olmayanların yanında çocuklarınız hakkında konuşmayın.

23. İyi bir mesajı okuduktan sonra, "Mesaj için teşekkürler" demeye çalışın.

Takdir, sahip olmadıklarınızı elde etmenin en kolay yolu olmaya devam eder.




 

O, bir zamanlar Polonya'nın en ünlü piyanisti ve bestecisiydi. Hem de Chopin'i en iyi yorumlayanlardan biri...Sonra diplomat oldu. Dahası siyasete girdi ve Polonya'nın başbakanlığına seçildi.
Bir gün başbakan olarak Fransa gezisi sırasında Paris Üniversitesi müzik bölümünde okuyan bir genç yanına gelip;
"Siz o ünlü piyanist Jan Paderevsky değil misiniz? diye sordu. Paderevsky;
"Evet o benim" diye yanıtladı.
"Fakat şimdi?"
"Şimdi Polonya'nın başbakanıyım işte" deyince genç;
"Yaa öyle mi, ne büyük bir düşüş"
diyerek, kinayeli bir cevap verir.
Paderevsky gencin bu sözünü hayatı boyunca kendine dert eder. Bir gün halka konuşurken şunları söyler;
"Piyanonun tuşlarına hükmetmek devlete hükmetmekten zormuş meğer...! Başbakan iken ırmak geçmeyen yere köprü vadedersiniz herkes inanır. Halkı kandırarak devlete hükmedebilirsiniz, ama 7 oktavlı bir piyanoda, fa sesine basıp do diye yutturamazsınız. Notalar sizi gerçeğe, yalnızca gerçeğe, matematiksel ölçüye, tartıya, armoniye, melodiye doğru sesi vermek için doğru tuşa basmaya mecbur eder. Müzik sizi yalandan, sahtelikten kurtarır."