Margaret Atwood'un 1985'te gerçek politik gelişmelere dikkat çekmek üzere yazdığı Damızlık Kızın Öyküsü adlı romanı güncelliğini hala koruyor.

Beyaz başlık ve kırmızı pelerin kadınlar üzerindeki baskının simgesi haline geldi. Margaret Atwood 1985'te yazdığı Damızlık Kızın Öyküsü adlı romanında bu imgeyi ruhumuza kazıdı. Bu distopik romanda kadınların elitlere çocuk doğurma amacıyla köleleştirilmesi anlatılıyor, kadınlara itaat simgesi olarak bu giysiler giydiriliyordu.

Hem kitap kapağında, hem 1990'da yapılan filmde ve geçen yıl televizyonda yayınlanan dizide, hatta kadınların doğurganlık haklarıyla ilgili gösterilerde kırmızı pelerin ve beyaz başlık birer simge oldu.

Ama bu giysilerin bizde çağrıştırdığı karakter genellikle hikayenin kahramanı Offred olmuştur. Gilead Cumhuriyeti'nde hizmetçilik yapan Offred'in, ev sahibi komutan Fred ile itirazsız, düzenli sekse rıza göstermesi gerekmektedir (Offred adı Fred'in anlamına gelir).

Yönetici sınıftan kadınların çoğu çevredeki toksinler nedeniyle kısırlaşmıştır ve Offred doğurganlık özelliğine sahip ve bu iş için kullanılan kadınlardan biridir. ABD'de bir darbeyle hükümet devrilip dine dayalı Gilead devleti kurulmadan önce Offred evlenmiş ve bir kızı olmuştur.


Romanın yazarı Atwood, hikayeyi 1980'lerdeki siyasal ve sosyal olaylardan esinlenerek yazdığını söylüyor, "spekülatif kurgunun gerçeğe dönüşebileceğini" vurguluyordu.

Kitap ilk yayımlandığında Atwood, oradaki gelişmelerin esinlendiği gerçek olaylara değinen gazete kupürleriyle gidiyordu röportajlara. ABD'nin muhafazakarlaşmasına Ronald Regan'ın başkan seçilmesini, Hristiyan lobi gruplarının etkisinin artmasını örnek gösteriyordu.

Atwood Kanadalı olmakla beraber ABD'deki kaygı verici gelişmelerden yola çıkıyordu bu hikayede. Hristiyan köktencilerin siyasi gücü artıyor, çevreyle ilgili kaygılar büyüyor, kadınların üreme haklarına yönelik saldırılar, kürtaj karşıtlığı vs. gelişiyordu.

Toronto Üniversitesi'nde İngilizce profesörü SC Neuman'ın üniversite dergisinde2006'da yazdığı makaleye göre, "Offred 1970'lerin feminizminin ürünüdür ve bu karakter 1980'lerde kadın haklarına yönelik saldırıların arttığı bir ortamda kendisini bulmuştur."

Damızlık Kızın Öyküsü feminist bir uyarı özelliğinin yanı sıra kutsal kitaplardaki cinsiyetçi yaklaşıma karşı bir yorumdur. Atwood kitapta sadece ABD'deki dinci sağcıların güçlenmesinin sonuçlarına değinmiyor, başka yerlerdeki gelişmeleri de ele alıyordu. Örneğin Romanya'da Nikolay Çavuşesku doğurganlığı artırmak için doğum kontrolü ve kürtajı yasaklamış, Arjantin'de 1976'da bir darbe ile iktidarı alan askeri cunta, muhalifleri 'kaybedip' çocuklarını bazı seçkin ailelere vermişti. Alt sınıfların çocuklarının yönetici sınıflara verilmesi fikri buna dayanıyordu.

Ancak Atwood'un kitabında Amerikan Püritenizmi temel referans noktasını oluşturuyor. Atwood, 1980'lerde yaşananlarla 17. yüzyıl Püriten New England sömürgecileri arasında paralellik kuruyor, bunların kadınlara karşı cinsiyetçi yargılarını ele alıyordu.

Kitabın 1990'da sinemaya uyarlanması pek başarılı olmamıştı. Alman yönetmen Volker Schlöndorff'un filmi cinsel gerilim filmi olarak öngörmesi, orijinal metinden büyük bir sapmaydı.

Daha sonra kitap oyun olarak sahneye uyarlandı; 2000'de Kopenhag'da, 2003'te Londra'da, 2004-05'te ise Kanada'da opera şeklinde sahne aldı; 2013'te baleye uyarlandı.

Damızlık Kızın Öyküsü, geçen yıl televizyon dizisi şeklinde yayınlanması ile pop kültüre girmiş oldu. Günümüzle bağlantısını kurmak için, Offred'in teokratik yönetim öncesi anılarına modern unsurlar eklendi.

Dizi yayına geçmeden üç ay önce Donald Trump'ın ABD başkanı olarak göreve başlaması etkisini daha da artırdı. Hikayede konu edilen kurgu birden daha olası görünmeye başladı.

"Hristiyan köktencilerin darbesiyle Gilead Cumhuriyeti kuruluyor, başkana suikast düzenlenip Kongre makineli tüfeklerle taranıyor, olağanüstü hal ilan ediliyor ve 'İslamcı fanatikler' suçlanıyor" diye anlatıyor Joyce Carol Oates. "Tıpkı George Orwell'in 1984 kitabında anlatılanlar gibi Cumhuriyet 'düşmanlar'a karşı sürekli savaş üzerinden kendi gücünü pekiştiriyor."

Trump'ın otoriter eğilimleri ve başkan yardımcısının homoseksüel ve kürtaj karşıtı tutumu ile birleşince tüm bunlar daha gerçekçi bir görünüme bürünüyor. Kadınların üreme alanındaki özgürlüğü ile ilgili haklarını sınırlayan yasa önerilerine karşı protesto gösterilerinde Offred kostümleri giyilmeye başlanıyor. Trump'ın başkanlık töreni sırasında düzenlenen Kadın Yürüyüşü, Damızlık Kızın Öyküsü'nde ifade edilen sokak gösterilerini hatırlatıyor.

Damızlık Kızın Öyküsü adlı dizinin ikinci sezonu başladı. Kadınlarla ilgili kültürel arenada büyük değişimler yaşanmakla birlikte Atwood'un romanı güncelliğini koruyor.

İlk sezonun yayınlanmasından bu yana, kadın aktörlerin Hollywood'da uğradığı cinsel istismara karşı kampanya şeklinde başlayan ve giderek yayılan #metoo hareketi gelişti ve Offred'in hikayesi de benzer bir dönüşüm geçiriyor. Romandaki anlatımın dışına çıkılan bu sezonda, Offred'in baskıcı rejimde kendi gücünü yeniden ele geçirme yolları bulduğunu ve bunun #metoo hareketi ile benzerliklerini görüyoruz. Prodüktörler belli ki diziyi çekerken bunları gözetmiş.

Temmuz 2017'de Man Adası'nda daha gelişkin kürtaj olanakları için gösterisi yapan kadınlar Damızlık Kız pelerini ve başlığı giymişti.

Damızlık Kızın Öyküsü yayınlandığından bu yana kitaptan en fazla yapılan alıntı, daha önce orada kalan hizmetçi tarafından Offred'in kaldığı odanın duvarına kazınmış olan "Piçlerin seni ezmesine izin verme" sözleriydi.

Öyle ki bazı feministler bu sözleri vücutlarına dövme şeklinde yazdırdı. Cadılar Bayramı'nda ve protesto gösterilerinde Damızlık Kız giysileri giyiliyor. Atwood, Guardian gazetesine yazdığı bir makalede, "Bu eğlence mi yoksa siyasi öngörü mü? Her ikisi de olabilir mi? Kitabı yazarken bunların olacağını öngörmemiştim," diyor.

Damızlık Kızın Öyküsü'nde verilen mesajlar ve semboller bugün her zamankinden daha güncel duruyor. Ama Atwood'un kitabı ile ilgili bu düşünceleri her zaman dile getiriyoruz. 30 yıl sonra kitabın yeni bir adaptasyonu yayınlandığında da aynı şeyi söyler miyiz? Bunu zaman gösterir.


Her direniş öyle ya da böyle bir zaferle sonuçlanır. Okuyacağınız, çocukların zaferinin hikâyesidir.


Dünyanın en güzel sabahı nasıl bir sabahtır? İçinizi ısıtan bir güneş yeterli midir bunun için? Sevdiklerinizle yaptığınız güzel bir kahvaltı ya da dünyanın en eşsiz manzarasına uyanmak yeterli midir?

Kolay değil elbette ama Demet İkinci’nin “Yeşil Vadi’nin Korkusuz Çocukları” kitabında resmettiği sabahın en güzellerinden biri olduğuna eminim. Yıkılıp yerine AVM yapılmak istenen top sahalarına ve küçük ama hayat dolu bir kestaneliğe sahip çıkma kararlığıyla “dünyanın bütün umudunu gözlerine sığdıran” çocuklar, dünyanın en güzel sabahını da yaratıyorlardı fark etmeden. 

Çocuklar neşelerini bulaştırırlar ya etraflarına, işte umutlarını da öyle bulaştırıyorlar. Gerçek karşısında sadece susan yetişkinler, çocuklarının bulaştırdıkları umutla başlıyorlar “direnmenin” adımlarını atmaya. Yeşil Vadi’nin insanlarının yaşam alanlarına, ormanlarına sahip çıkmaya başladıkları zaman fark ettikleri özel bir soruyu gündeme taşıyor kitap:

“Kentimiz değişirken bizim söz söyleme hakkımız yok mu?”

Bu soru, doğaya sahip olduğunu ve dilediğini yapabileceğini sanan insanın bu duygudan sıyrılmasının ilk adımı belki de. Bin yıllardır şehirler kuruyor ve genişletiyoruz. Artık ihtiyaçları karşılayan bir formdan ziyade kâr hırsıyla yol alıyor kentleşme. AVM’lere ihtiyacımız olduğunu fısıldıyorlar önce, nedenini falan söylemeden. Sorgulayan olmaz ne de olsa. Sonra her şey kılıfına uydurularak kesilip yıkılıyor ormanlar, kazılıyor sahalar. Kaz Dağları’nda, İkizdere’de, Yırca’da ve memleketin dört bir köşesinde aynı yöntem izleniyor.

Bunlar her birimizin izlediği ve bildiği şeyler ama kimimizin yakından bildiği, kimimizin şimdilik dışarıdan izlemekle yetindiği, kimimizin henüz fırsatını yaratamadığı bir olguya daha dikkat çekiyor kitap: Birlikte hareket etmenin gücü ve etkisi. 

Çocukların top sahalarını çalamasınlar diye bir gecede diktikleri kulübemsi yapı orada yaşayanların olduğunu ve söyleyecek sözlerinin olduğunu hatırlatır, önce tüm mahalleliye ardından tüm ülkeye. Farklı mahallelerden, bölgelerden, hatta şehir dışından “direnişe” destek olmaya gelir insanlar. Doğa için, yaşam alanları için direnmek “birlikte” yapılabilecek bir iştir; henüz kestane ağaçlarına tırmanacak kadar büyümemiş bebeler de kestanelerin fidan halini bilen nineler de oradadırlar. O toprak parçasının, o ağaçların doğaya ait olduğunu dillendirirken ortak aş olur direniş kazanında pişen çorbalar. Bu saatten sonra karşısına çıkana aman vermez insan, koca iş makinelerinin karşısına dikiliverir kadınlar, siper eder bedenlerini ağaçlara erkekler, avazı çıktığı kadar bağırır gözyaşını tutamayan çocuklar. Direniş öğretir, yol gösterir, kenetler bir olanları.

Her direniş öyle ya da böyle bir zaferle sonuçlanır. Okuyacağınız, çocukların zaferinin hikâyesidir.

Rüzgârın ardı yağış, dövüşün ardı sevinçtir.

NİŞAN MESUT OYARDI

Künye: Yeşil Vadi’nin Korkusuz Çocukları, Demet İkinci, Kırmızı Kedi Çocuk, 2021, 168 sayfa.



Bir yazarın arşivi, o yazarın edebiyat tarihine bıraktığı en kıymetli hafıza hazinesidir. Çünkü eserlerinde ortaya koyduğu dünyanın ötesi söz konusu arşivlerde bulunabilmekte, yaşanabilmektedir. Mektupları, fotoğrafları, notları, el yazmaları, eşyaları, kalemleri ve daha birçok şey, bir yazarın kendisinden sonra yaşamaya devam eden anılarının toplamını oluşturmaktadır.


Ahmet Hamdi Tanpınar da edebiyatımız için nitelikli eserler üretmiş, yaşamı boyunca bu eserlerin varlığından hareketle kıymetli bir yaşam sürmüştür. Onun hatıraları ve arşivleri de en az eserleri kadar değerlidir. İncelemek, anlamaya çalışmak ve yakından görmek her zaman için önemlidir.

İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, 1974 yılından beri Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kişisel koleksiyonunu muhafaza etmekteydi.


Yıllardır enstitünün ev sahipliği yaptığı bu değerli koleksiyon, dijital ortama aktarılarak araştırmacıların ve okurların ziyaretine açıldı.


Enstitü müdürü Prof. Dr. Fikret Turan’ın verdiği izin doğrultusunda başlanan çalışma, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ile Marmara Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümünün ortak çalışmaları sonucunda tamamlandı.


Oldukça zengin bir içeriğe sahip olan koleksiyonda yazara ait mektuplar, şiirler, karalamalar, fotoğraflar, tefrikalar, makaleler ve çeviriler yer alıyor.

Hemen hemen hepsi ilk kez ziyaretçilere açılan koleksiyonda aynı zamanda müsveddeler, kitap taslakları, Yahya Kemal kitabı çalışması, Mösyö Teste çevirileri ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün notları da bulunuyor.


Arşivdeki müzikler kısmında ise Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dinlediği 39 adet şarkının listesi yer alıyor.
 

Yazarın bu pek kıymetli kişisel arşivine buradan ulaşabilir ve geçmişin yaşanmışlıkları arasında usul usul gezinebilirsiniz. 



 Felsefeye merak duyuyor ve nereden, nasıl başlayacağınızı bilemiyorsanız size yol gösterebilecek bilgileri derleyip toparladık, buyrun.



Genel tavsiyeler

Başlangıç düzeyindeyseniz ilk önce düşünce tarihi ile ilgili özet bilgiyi içeren roman formatında yazılmış sofie'nin dünyası adlı kitabı ya da buna eşdeğer bir eseri okuyunuz. herhangi bir zamanda herhangi bir düşünürün yazdığı eserin ya da yaptığı tartışmanın kökleri derinlere, eskilere uzanır. bu hikmete binaen düşünce tarihinin genelinde temel düzeyde haberdar olmayan kişi bugün ya da tarihin herhangi bir döneminde yapılmış bir tartışmayı derinlemesine anlamayacaktır.

ortalama düzeyde iseniz yani düşünce tarihinin genelinden haberdarsanız ve artık filozofların metinlerini ya da bu metinler üzerine yazılan yazıları doğrudan okuyup değerlendirebiliyorsanız; genelde ihmal edilen bir nüansı dikkate almanız gerekmektedir. bu da her felsefi metnin ya da her türlü metnin kendi tarihsel bağlamında ele alınması gerektiğidir. bir metin yazıldığı tarihin ve coğrafyanın siyasi, sosyokültürel ve ekonomik koşullarından bağımsız değerlendirilemez. örnek verecek olursak eğer magna carta(büyük özgürlük fermanı) belgesinin nerede, hangi siyasal ve sosyal koşullar altında kaleme alındığını bilmezseniz yapacağınız değerlendirme havada kalacaktır. kısaca aristo'yu 20. yy'la taşıyıp boynuna kravat takmayın, hegel'i 12. yy bağdat'ına götürüp gusül abdesti aldırmayın değerli arkadaşlar.

ileri düzeyde iseniz yani artık kendi fikirlerinizi ifade edip tartışabiliyorsanız özgünlüğünüzü ortaya koymanız gerekmektedir. çünkü felsefenin tabiatı bunu gerektirir. tüm ciddi düşünürler ya bir felsefi okuldan gelir ya da bir okul kurar ancak bu onların özgün olmadıkları anlamına gelmez. kant'ın salt aklın kritiği adlı kitabından alıntı elbette yapabilirsiniz. ancak yazdıklarınızın tamamı çetin metin bölümlerinden ibaret olmamalı. merak eden o kitaplara zaten ulaşır ve kant'ın ne dediğine bakar. şimdi burada özgünlüğün aklıma gelen bir kaç çeşidi var onları ifade etmeye çalışayım.

1. büyük düşünürlerin yaptığı gibi doğrudan antik yunandaki eserlere referans vererek yeni, çağdaş ve geniş bir düşünce sistemi kurmak. bu çoğumuzun gücünü (ve zamanını) aşan bir şey.

2. yazılmış eski ve yeni metinler üzerine onları açıklayıcı eserler yazmak yani "şarihlik". ibn rüşd'ün çalışmaları bunun en güzel örnekleridir. bu da zor iş bizim için.

3. çağdaş (ya da klasik) felsefi metinleri kendi mizacımıza, kültürümüze, düşünce yapımıza göre okumak, anladıklarımızı özetlemek, derleme yapmak ve iyi ya da kötü, kendi düşünce geleneğimize göre yorumlamak... siz ne düşünüyorsunuz söz konusu olan meselede kardeşim? önemli olan bu. eleştirini yap, sentezini yap, analizini yap ama zaten yazılmış olanı kuru kuru tekrar etme. eğer adama katılıyorsan, kendine özgü nedenlerini sırala. şu şu sebepten adam doğru diyor de. yani "kendinden" muhakkak bir şeyler olsun şeker kardeşim.

bunlar özgünlük üretir. yanlış, eksik, hatalı olabilir ancak özgünlük bir "düşünür" için vazgeçilmez bir özelliktir. özgünlük yoksa papağanlık vardır. bir metin hakkında salt bilgi veriyorsanız ya da o metni aynen veya parçalı bir şekilde kendinizden bir şey katmadan, yorumlarınızı, eleştiri ve analizlerinizi eklemeden paylaşıyorsanız değersiz bir iş yapıyorsunuz demektir bu. felsefe tarihinde saçma sapan fikirleri olan bir çok düşünürün ismi vardır ancak başkasını tekrar edip kendinden bir şey katmayan hiç kimsenin ismi yoktur.


Madde madde önemli noktalar

- mantık neymiş, öğrenin.

- mantık neden formel bir disiplindir, onu da öğrenin. formel disiplin nedir onu da öğrenin.

- yaradana sığınıp bir filozofun kitabını elinize alıp başlamayın. muhtemelen şapşallaşırsınız. felsefeye giriş diye yöntemi açıklayan güzel kitaplar mevcuttur çevrenizde, genelde filozof değil felsefeci elinden çıkmışlardır, onlardan bir tane edinin.

- felsefeye tanrıyı tartışarak başlamayın. o sonraki mesele. önce akıl yürütmeyi öğrenin. yürümeden koşulmaz.

- felsefe adamı delirtmez. bakış açısını değiştirebilir, ama bu genelde iyi bir şeydir.

- düşünmeyi sevin. sıkılma organınızı aldırın. takıntılar faydalı şeylerdir, çünkü özellikle platon, aristoteles gibi ihtiyarların sittin sene önce yazılıp milyon çeviriden değişiklikten geçmiş işlerinde bir paragrafı çözümlemek için beş on kere okumak gerekli olabilir. (parmenides'i ilk okumada şakır şakır anladım demeyin, döverim.)

- kant, hegel gibi abiler başlamak için seçebileceğiniz en kötü yerlerdir. önce bu adamlar buraya nereden geldi diye bir bakın. felsefe tarihi olmadan çakılıp kalmanız çok büyük bir olasılıktır.

- antik yunan nedir öğrenin. ciddi ciddi okuyun. katılmasanız bile hayran olun.

- felsefeyle ilgilendiğinizi duyunca malum hakan peker şarkısını söylemeye başlayanların ağzını burnunu kırın. felsefecilerin de ara sıra deşarj olmaya ihtiyacı vardır.

- ahkam kesmeyin. mantık ile konuşun.

- diyalog nedir öğrenin.

- diyalog'un var olabilmesi için ön şartlardan birinin (hatta en önemlisinin) ikna edilebilirlik olduğunu öğrenin.


Kapsamlı bir okuma listesi

buraya benim gibi felsefeye nasıl başlayacaklarını bilmeyenler için bir okuma listesi bırakıyorum. illa bu listeden şaşmayacaksınız demiyorum çünkü gözlemlediğim kadarıyla bir çok önemli eser bu listede yok. lakin yolumuza güzel bir ışık tutacağı yadsınamayacak bir gerçektir.

okuma listesi yanlış hatırlamıyorsam -zira askere gitmeden önce notlarıma kaydetmiştim- gazi üniversitesi felsefe bölümü öğrencileri için hazırlanmış bir okuma listesidir. bununla birlikte tüm bu derya denize kendinizi bırakmadan önce ahmet cevizci hocanın felsefe tarihi adlı eserinin okunulması önerilmektedir. son olarak aşağıdaki kitapları okurken yanınızda felsefe terimler sözlüğü bulundurmanız ayrıca tavsiye edilmektedir.

1. homeros: ilyada
2. homeros: odysseia
3. heseidos: işler ve günler
4. heseidos: theogonia
5. w. kranz: antik felsefe
6. diogenes laertios: ünlü filozofların yaşamları ve öğretileri
7. platon: sokrates’in savunması
8. platon: devlet
9. platon: sofist
10. platon: parmenides
11. platon: phaidon
12. platon: kratylos
13. platon: menon
14. platon: yasalar
15. aristoteles: metafizik
16. aristoteles: nikamakahos’a etik
17. aristoteles: politika
18. aristoteles: ruh üstüne
19. aristoteles: kategoriler
20. aristoteles: poetika
21. epiktetos: düşünceler ve konuşmalar
22. cicero: yaşlılık
23. cicero: dostluk
24. porphius: isagoge
25. descartes: yöntem üzerine konuşma
26. descartes: aklın idaresi için kurallar
27. descartes: metafizik düşünceler
28. descartes: felsefenin ilkeleri
29. leibniz: monadoloji
30. leibniz: metafizik düşünceler
31. spinoza: ethica
32. spinoza: teolojik politik inceleme
33. locke: insan anlığı üzerine bir deneme
34. hume: insan doğası üzerine bir inceleme
35. hume: insanın anlama yetisi üzerine bir soruşturma
36. berkeley: insan bilgisinin ilkeleri
37. rousseau: toplum sözleşmesi
38. diderot: söyleşiler
39. la mettrie: makine insan
40. condillac: duyum üzerine inceleme
41. bacon: novum organum
42. kant: prolegomena
43. kant : seçme yazılar
44. kant: arı usun eleştirisi
45. kant: pratik aklın eleştirisi
46. kant: ahlak metafiziğin temellendirilmesi
47. kant: yargı yetisinin eleştirisi
48. hegel: tarihte akıl
49. hegel: tinin görüngübilimi
50. hegel: hukuk felsefesinin ilkeleri
51. hegel: mantık bilimi
52. marks: alman ideolojisi
53. schopenhauer: güzelin metafiziği
54. schopenhauer: ideal ve gerçek
55. schopenhauer: hayatın anlamı
56. kirkergaard: korku ve titreme
57. kirkergaard: kaygı kavramı
58. nietzsche: ahlakın soykütüğü
59. nietzsche: böyle buyurdu zerdüşt
60. nietzsche: ecco homo
61. nietzsche: yunanlıların trajik çağında felsefe
62. dilthey: tin bilimlerine giriş
63. frege: aritmetiğin temelleri
64. russell: felsefe sorunları
65. russell: mantıksal atomculuk felsefesi
66. russell: dış dünya üzerine bilgimiz
67. wittgenstein: tractatus logico philosophicus
68. wittgenstein: felsefi soruşturmalar
69. wittgenstein: defterler
70. wittgenstein: renkler üzerine notlar

 “Seyahatler ve Kâşifler Atlası” tüm zamanların keşişlerinden doğa bilimcilerine, gezginlerinden kâşiflerine meraklı bir toplam insanın dünyanın renklerini keşfetme hikâyesini anlatıyor.


Elinize ilk atlasınızı aldığınız zamanı hatırlayın. Bildiğiniz tek yer eviniz ve yakınlarındaki birkaç sokakken elinizin altında bütün bir kenti hatta dünyayı tutmanın şaşkınlığını yaşarsınız. Atlasları incelemek, bilmediğiniz hatta adını söylemekte zorlandığınız ülkelerle ve üzerlerinde yaşayan farklı canlılarla ilgili büyük bir merak duygusu uyandırır. 

Peki, her zaman böyle miydi? Atlasların ya da genel anlamıyla haritaların henüz olmadığı zamanlarda gidilebilen, görülebilen yerlerin ötesinde ne olduğunu merak ediyor muydu insanlar? Dünyanın sınırları henüz keşfedilmemiş, dağın ardı, bulutların ötesi bilinmezliklerini korurken nasıl hayaller kuruyordu insanoğlu?

İşte tam da bu dönemde, masalların, anlatıların, efsanelerin “bilinmeyenlerin” yerini doldurduğu zamanlarda başladı gezginlerin ve kâşiflerin maceraları. Ötede ne olduğuna dair merakın durdurulamaz etkisiyle yola çıktılar; yürüyerek, eşekle, at üstünde ya da gemiyle…

“Seyahatler ve Kâşifler Atlası” tüm zamanların keşişlerinden doğa bilimcilerine, gezginlerinden kâşiflerine meraklı bir toplam insanın dünyanın renklerini keşfetme hikâyesini anlatıyor. Bugün birkaç tıkla ulaşabildiğimiz dünyanın bilgisine ulaşmak için bundan birkaç yüzyıl önce bir uçtan diğer uca gezmemiz gerekiyordu.

Merakı korkusuna baskın gelen cesur kâşiflerin, doğa bilimcilerinin katettikleri yolların haritalarıyla birlikte maceralarını okumak, bir atlastan beklediklerimizden çok daha ötesi anlamına geliyor. Bu kitap, merakı, rotayı, keşif isteğini bulaştırıyor adeta.

Gerçekleştirilen bütün keşif gezileri elbette bilimsel bir temel ya da salt meraka dayanmıyordu. Değerli maden ve sömürge arayışları da coğrafi keşiflerden hayvan popülasyonuna kadar pek çok bilgiye ulaşılmasına dolaylı olarak katkıda bulundu. Kitap, tozpembe bir maceracılar hikâyesi sunmuyor okurlarına. Tarihin utanılacak kadar kara lekelerini, eşitsizlikleri, toplumsal ayrımları çocukların algılayabileceği bir üslupla es geçmeden anlatıyor. 

Kitap, Piteas’tan Darwin’e, Battuta’dan Marco Polo’ya, Evliya Çelebi’den Kingsley’e kronolojik bir sırayla 12 farklı gezgin, doğa bilimci, keşiş ve kâşifin rotaları üzerinde dolaşırken özel sorularla hareket ediyor. Bu soruları bugün bile kendimize sormak cevabı bulmak için çıkılacak enfes bir macera demek:

“Henüz ortada yol yokken bir insanı yollara düşüren şey nedir?”

“Haritaların (ve benzer şeylerin) olmadığı bir dünya hayal edebilir miyiz bugün?”

Hayat, kendi küçük dünyamızdan çıkıp farklı olanları tanımanın olanaklarını sunuyor, en çok da kendimizi daha iyi tanıyabilmek için. Bilinmeyenin peşinde hiç bitmeyecek bu yolculuk, bilinen tüm sınırların ötesine taşınacak. Uzaya ve daha ötesine…

NİŞAN MESUT OYARDI

Künye: Seyahatler ve Kâşifler Atlası, Isabel Minhos Martins, Resimleyen: Bernardo P. Carvalho,  Türkçesi: Duru Öz, Koç Üniversitesi Yayınları, 2021

Çalış çalış nereye kadar?

Salih Memecan

Salih Memecan'la yeni kitabı "Çalış Çalış Nereye Kadar?"ı konuştuk. İşte sabah.com.tr okuyucularına özel o karikatürler.

Salih Memecan'ın Mart Yayınları'dan çıkan karikatür kitabı "Çalış Çalış Nereye Kadar"da; iş hayatındaki zorlukları, keyifli anları, koşuşturma esnasında ıskaladığımız komik durumları karikatürlerine taşımış.
Memecan, "Diğer kitaplarım da şahane, ama bu onlardan şahane" diyerek kitabın iddiasını ortaya koyuyor. Kitabın sekiz sayfası renkli çalışmalardan oluşurken diğer karikatürler siyah beyaz çalışmalardan oluşuyor.
Kitap fikri nasıl ortaya çıktı?

Karikatürler, hazırdı duruyordu, arşive baktıkça görüyordum sonra bir kaç kişiye gösetrdim, olumlu tepkiler aldım. Bunları bir albümde toplamanın iş hayatndaki insanların yüreğinin yağlarını eriteceğini düşündüm, ki aldığım tepkiler de o doğrultuda. Başlık da dahil olmak üzere; "Çalış çalış nereye kadar?"
Amerikalıların bu tip 'ofis' esprilere çok güldüğünü biliyoruz biz de durum nasıl?

Türkiye'de gülünür aslında, ama pek yapılmıyor. Bu konuya pek konsantre olunmuyor açıkçası, mesela Financial Times'ta her gün çalışma hayatıyla ilgili bir karikatür vardır!
Siz her gün karikatürlerinizle mizahın nabzını tutyorsunuz, daha çok hangilerinde dönüş oluyor? İyi mizhanın bir formülü var mı?

Karikatürde en önemli şey insanların hissiyatını yakalayabilmek, "A, tam ben" dediğinde doğru yerden yakalamışsın demektir. İnsanlar genellikle bir sürü şey yaşıyorlar, ama durup da onun komik olduğunu düşünmüyorlar. Karikatürist ya da mizahçı bunları yakalamış oluyor...
Cem yılmaz'ın esprilerine bakın hepimizin gündelik hayatta karşılaştığımız, yaşadığımız şeyler, ama o bunları sana tekrar anlatınca çok komik olduğunu fark ediyorsun. Benim bu ofis karikatürleri ya da Siznkiler'deki karikatürler de aynı şekilde, bunlar hepimizin günlük hayatında olan şeyler. Ta ki biri bunu alıp da senin gözüne sokunca, "A, gerçekten çok komikmiş" diyorsun ve kendinin de o komikliği sürekli yaşadığını fark ediyorsun.
Mizah albümleri ve karikatürleri satışlarını artırırken mizah dergilerindeyse tersi bir durum söz konusu
Mizah dergilerinin satışlarının düşmesi öncelikle çok olmalarından kaynaklanıyor. Gırgır ilk çıktığı zaman çok orjinal bir fikirdi hem de tekti. Sonra çoğaldıkça tirajları düştü, ama toplam tirajları nedir bilmiyorum açıkçası! Bir de daha çok genç kesime hitap ediyorlar tabi. Bence çok da başarılı işler çıkıyor oradan. Mizah dergisi alma alışkanlığı olmayan bir sürü insan da mizah kitabı alıp, beğenebiliyor.
Siz nelere gülüyorsunuz?

Ben son zamanlarda sit-com seyrediyorum. Yarım saatlik 'sit-com'ları çok beğeniyorum açıkçası. Comedy Max'ta sanırım. Meslekdaşlarımın işlerini de çok severim tabi; mizah dergilerinde ve resimli romanlarda gerçekten çok güzel işler çıkıyor. Mizah konusunda iyi durumdayız, daha da iyi durumda olacağımızı düşünüyorum. Biraz toplum olarak rahatladıkça mizahımız daha da gelişecek!
Okuyucu nasıl bir kitapla karşı karşıya kalacak?

Bu benim pek tarzım olmayan bir karikatür tarzı, biraz da deneme oldu benim için, her gün bu kadar karikatür içinde bir de böyle bir şey yapabilir miyim diye kendimi de test ettim. Bayağı yapabiliyormuşum...

Bu yıl 400. doğum yılı kutlanan Evliya Çelebi'nin Balkanlar ve Avrupa'ya yaptığı yolculuk notları takip edilerek hazırlanan Evliya Çelebi'nin İzinde adlı kitapta Makedonya'dan Almanya'ya kadar dokuz ülkeden 19 şehir anlatılıyor

ew

20 yaşında gördüğü bir rüyadan etkilenerek seyahatler yapmaya başlayan ve gezip gördüğü yerler hakkında notlar alan 17. yüzyılın büyük seyyahı Evliya Çelebi, bu yıl 400. doğum yılı nedeniyle bütün dünyada anılıyor. Geçtiğimiz yıl 2010 Avrupa Kültür Başkenti projeleri arasında başlatılan ve bu yıl tamamlanarak yayımlanan Evliya Çelebi'nin İzinde adlı kitapta, Evliya'nın Balkanlar ve Avrupa kıtasındaki seyahatlerinde uğradığı şehirlere yer veriliyor. 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinleri kapsamında, Altın Yollar konsepti içinde Özdem Petek'e ait olan projeyi gazeteci-yazar Hülya Vatansever kaleme aldı. Kitabın fotoğrafları da Serkan Taycan'a ait. Ayrıca yine kitabın sonunda Semih Poroy da çizgileri ve özel notlarıyla renkli bir Evliya Çelebi'nin İzinde bölümü hazırlamış. Kitabın yazarı Hülya Vatansever "Evliya'nın anlattığı pek çok yer bugün hâlâ aynı şekilde korunuyor," diyor.
- Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi bugüne kadar hep Anadolu ekseninde gündeme geldi. Balkanlar ve Avrupa süreci için nasıl bir ön hazırlık yaptınız?
- Altın Yollar, 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinleri kapsamında, Özdem Petek'e ait bir proje. Özdem, eski seyyahların yerini bugün sanatçıların aldığını ve kültür alışverişinde sanatçıların önemli rol oynadığına inanıyor. Dolayısıyla hem Türkiye'nin farklı coğrafyalarda kültürel zenginliklerini tanıtmak hem de geçtiğimiz bölgeleri ve günümüz değerlerini buradaki meraklılarına aktarmak, bu projenin çift yönlü bakışını oluşturuyor. Çünkü yolculuklarda gidilen her şehirde, Üç Kadın adlı müzik grubu, Türkiye'de konuşulan farklı dillerin türkülerinden oluşan konserler verdi ve büyük ilgi gördü. Evliya Çelebi'nin İzinde Balkanlar seyahatinde, tam dokuz ülke, 19 şehir dolaştık ve gittiğimiz her yerde, konserlerin yanı sıra, belgesel çalışması da yapıldı. Seyahatler sonunda her proje, bir kitap, fotoğraf sergisi ve belgesel çalışmalarına dönüştürüldü.

- Yolculuk rotası tamamen Evliya'nın notlarıyla mı çizildi?
- Rotayı Özdem Petek çıkardı. Bütün kitapları okuyup incelemiş; Evliya Çelebi'nin yazdıklarında şehirlere verdiği önem derecesine göre de bir rota çıkarmış. Ayrıca konser ve etkinlikler sebebiyle de gidilen her şehrin yetkili birimleriyle çok önceden bağlantı kurulmuş. Bu yüzden gittiğimiz her yerde, bizi ilgi ve merakla karşıladılar. Biz bu yolculuğu otobüsle yaptık. Yaklaşık 20 kişilik bir ekiptik. Balkanlar'da Evliya Çelebi'nin geçtiği ve kitabında anlattığı yerleri ziyaret ettiğimiz bir rota çizilmişti.
EVLİYA ÇELEBİ SOKAĞI
- Evliya'yı en çok neresi etkilemiş?
- Evliya Çelebi çok severek ve mutlu olarak gezdiği için, gördüğü her yerden etkilenecek güzellikler bulabiliyor. Ama hatırımda kalanlar; Sofya'daki Hüdavendigar Camii'nin minaresi için; 'En güzel minareli cami,' diye yazmış, gerçekten de Mimar Sinan'ın eseri olan bu caminin minaresinde çok hoş bir taş işlemeciliği var. Tabii ki Mostar Köprüsü, Evliya Çelebi'nin en etkilendiği yerlerin başında geliyor. Belgrad Kalesi, Saraybosna Çarşısı, (Ayrıca Saraybosna'da Evliya Çelebi Sokağı var) Prizren'in suları, 'Kralların hasretlik çektiği,' dediği Pecs kenti, Viyana'nın katedrali Evliya Çelebi'nin uzun uzun anlattığı yerler.
- Gezdiğiniz yerlerde konuştuğunuz kişiler Evliya Çelebi'yi tanıyorlar mı?
- Evliya Çelebi'nin 400. doğum yılı olduğu için, tanıyanların sayısı, sanırım eskiye oranla bugün daha çoktur. Bizimle röportaj yapan gazeteci ve televizyoncular, görüştüğümüz kültür-sanat yetkilileri ve sanatçılar elbette tanıyorlardı. Aslında herkesin içinde biraz Evliya Çelebi olmak, her şeyi olduğu gibi bırakıp, merakla, heyecanla dünyayı dolaşmak arzusu var tabii. Bu yüzden de daha çok ilgilerini çekiyor. Bir de Pecs'te akademisyenlerin edebi değer olarak Evliya Çelebi üstüne tezler hazırladıklarını öğrendim.
PROJEDE SON HALKA
Evliya Çelebi'nin İzinde,2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamında düzenlenen Altın Yollar projesinin son halkası. Altın Yollar projesinde ünlü gezginlerin rotasını takip eden kitaplar yer alıyor. Projedeki diğer kitaplar, Jules Verne'in İzinde Karadeniz ve Piri Reis'in İzinde Akdeniz Bu üç seyahati belgeleyen yayınlara bir giriş niteliği taşıyan Avrupa ile Karşılaşmalar kitabıysa projenin kavramsal çerçevesine ışık tutuyor.