Onlar 19’nci yüzyılın “Ferhat İle Şirin’idir.."
İSTANBUL DA ZEYNEP KAML HASTAHANESİ 1862 DE YAPILDI.
PEKİ hikayesini bilir misiniz?
Zeynep Hanım ile Yusuf Kamil Paşa’nın büyük aşkının hâlâ yaşadığı yerin
adıdır ZEYNEP KAMİL...
Genelde masallarda olur
böyle aşk öyküleri ya da eski
Türk filmlerinde..
Yoksul delikanlı, güzeller güzeli prensese aşık olur..
Bizimki de böyle bir öykü ve gerçek!
Tarihin sevgi bahçesinde yeşeren, sürgünlere, tehditlere direnen, acıyı bal
eğleyen bir aşk..
Mısır’da doğan, İstanbul’da ölümsüzleşen bir yüce sevda..
Prensesimiz; Züheyla Zeynep.
Yoksul delikanlımız ise;
Yusuf Kamil.
O zaman başlasın hikaye..
Yusuf Kamil yoksul bir ailenin çocuğuydu..
Malatya’nın Arapgir’in de doğdu ve
küçük yaşta yetim kaldı.
Amcası Osman Paşa onu yanına aldı, okuttu.
Zeki, becerikli, dürüst ve çalışkandı.
Bilgi ve yetenek olarak yaşıtlarından farklıydı..
21 yaşında Divan-ı Hümayun Kalemi’ne katip oldu.
4-5 yıl İstanbul’da çalıştıktan sonra Mısır’a,
Vali Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın sarayına atandı.
Züheyla Zeynep..
Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın 3 kızından biriydi.
Hidiv Sarayının prensesiydi.. Duygusaldı, narindi.
Yüreği insan sevgisiyle doluydu.
Kahire’nin yoksullarına yardım eder, herkesin dertleriyle ilgilenirdi.
Büyüdükçe güzelleşti..
İsteyeni çoktu ama babası üstüne titriyor ve kızına layık ince ruhlu birini
arıyordu..
...
Kader Yusuf Kamil ile Züheyla Zeynep’i Kahire’de buluşturdu.
Katip Kamil, Hidiv Sarayında işe başladıktan sonra
Vali Mehmet Ali Paşa ile tanıştı.
Kısa sürede gözüne girdi, güvenini kazandı.
Konuşması ve yazılarıyla öylesine etkiledi ki,
bir süre sonra Mısır Hazinesinin katibi oldu.
Yeni görevi nedeniyle sık sık valinin yanına çıkıyor ve kızı Züheyla
Zeynep’i görüyordu.
İkisi de birbirinden etkilenmişti.
Yusuf Kamil ne zaman valinin yanına çıksa,
Zeynep’in yüzü kızarıyor, kalbi sanki yerinde duramıyordu..
Gel zaman, git zaman
Kamil, Mehmet Ali Paşa’ın evladı gibi oldu.
Sürekli rütbe atlıyordu.
30’lu yaşlara gelince artık albaydı.
Bir gün Paşa çağırdı Kamil’i yanına.
- Zeynep ile birbirimize yakışıyorsunuz.
Kızımı sana nikahlıyorum, dedi.
Dillere destan bir düğün yapıldı ve prenses Zeynep, yoksul delikanlı
Kamil’e nikahlandı..
Ancak, sarayda bu evliliğe karşı çıkan çoktu.
Kim oluyor da bu Kamil denen sıradan bir halk çocuğu
Kavalalı ailesinden kız alıyordu?
Nikah öylesine tepki almıştı ki, Sarayın huzuru kaçmıştı.
Mehmet Ali Paşa ortalık yatışsın diye Kamil’i kısa süreliğine İstanbul’a
gönderdi.
1845 yılıydı..
Sultan Abdülmecid, kızı Adile Sultan’ı evlendiriyordu.
Kamil bizzat sultana Mehmet Ali Paşa’nın tebriklerini ve hediyelerini
sunacaktı.
Sultan ile aralarında sıcak bir dostluk oluştu.
Abdülmecid O'nu
Mirimiranlık (beylerbeyi) rütbesine yükseltti.
Kamil Mısır’a geri döndüğünde bütün kayınbiraderleri ile Mısır’ın ileri
gelen eşraf ve devletlularını kendisine cephe almıştı.
Bir süre sonra Kamil ile Zeynep’in mutlu hayatı kâbusa dönüştü.
Önce
Mehmet Ali Paşa, ardından yerine geçen oğlu İbrahim Paşa öldü.
Yeni vali Abbas Paşa,
Kamil’e diş bileyenlerin başında geliyordu.
Koltuğa oturur oturmaz Kamil’e;
"boşanacaksın!" dediler.
Direnince Asvan’a sürgüne gönderdiler.
Hastalandı, doktor istedi, vermediler..
- Ya boşanacaksın,
- ya zindanı boylayacaksın..
Tam zindanı boylayacakken,
prenses Zeynep’in gönderdiği terliği aldı Kamil.
Ve terliğin astarındaki gizli aşk mektubunu okudu.
“Hastasın, zindana girme.. Seni ömrümün sonuna kadar bekleyeceğim..”
Kamil bu satırları okuduktan sonra gönül rahatlığıyla ve hiç tereddüt
etmeden kendisine zorla uzatılan boşanma belgesini imzaladı.
Zaman su gibi aktı.
Kamil’in sürgündeki üç ayı dolmuştu.
Bir yolunu buldu ve Sultan Abdülmecid’i durumundan haberdar etti.
Çok sinirlenen sultan Abdülmecid, Mısır Valisi Abbas Paşa’ya sert bir
ferman gönderdi.
“Bizzat kendin Asvan’a gidip, Yusuf Kamil’i sağ salim buraya
göndereceksin!”
Ferman padişahındı..
Sürgün bitmiş, Kamil İstanbul’a dönmüştü.
Sıra Prenses Zeynep’i getirmeye kalmıştı.
Yine bir yolunu buldu ve derdini sultana açtı.
Abdülmecid, Abbas Paşa’ya yeni bir ferman yolladı.
- Tez elden Züheyla Zeynep Hanım'ı İstanbul’a gönder!
Abbas Paşa tez elden gönderdi Prenses Zeynep’i.
Yıllar sonra Kamil ile Zeynep nihayet birbirine kavuşmuştu.
Eski evlilere ikinci kez nikah kıyıldı.
Damadın şahidi Sadrazam Reşit Paşa,
gelinin şahidi ise Şeyhülislam Arif Hikmet Bey oldu.
Üsküdar’da bir yalıya yerleştiler.
Zeynep, kocasına kavuşmasının mutluluğuna tutunmuş, iyiliklerini de
artırmıştı.
Nerede bir şeye ihtiyaç var, koşuyordu.
Tüm bu iyiliklerin ve aşklarının arasında yaş aldılar
ama bir çocukları olmadı.
Onlar da hayıflanmak yerine birçok yetime ana - baba oldular.
Sonra Üsküdar Nuhkuyusu’nda bir arsa aldılar ve
100 yataklı bir hastane kurdular.
Hastalar burada ücretsiz bir şekilde şifalandı.
Geri kalan her şey de en ufacık bir noktasına kadar düşünülmüştü.
Göz kamaştıran bahçesi, külliyesi..
Zamanı geldiğinde yan yana ölümsüz aşklarıyla yatacakları türbeyi bile
unutmadılar..
Yıllar sonra bugün, hastanenin bahçesindeki türbede Prenses Zeynep ile
yoksul delikanlı Yusuf Kamil yan yana yatmaktadır..
Çok insan Zeynep Kamil’i tek bir kişi sanır.
Oysa bu hastane
bize Zeynep Hanım ile Kamil Bey'den kalan bir hatıradır..
1862’de kurulmuş bu hastane,
bugün bulunduğu semte de adını veren,
“Zeynep Kamil Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi”
adıyla
bildiğimiz o yer,
Mısır’da doğan, tarihin sevgi bahçesinde yeşeren ve İstanbul’da
ölümsüzleşen bir aşktır.
“Zeynep - Kamil Aşkı”
Onlar 19’nci yüzyılın “Ferhat İle Şirin’idir..
Efsanevi bir aşk hikâyesi.. 1,5 milyona yakın doğumun gerçekleştiği Zeynep
Kamil Çocuk Doğum Hastanesinde doğan,
Barış Manço,
Bülent Ersoy, Burcu Esmersoy,
Zara, Nadide Sultan ve
Murathan Mungan gibi
meşhur olmuş çok sayıda siyasetçi, sanatçı ve sporcu bulunuyor.
Üsküdar’ın Zeynep Kâmil semtine adını veren Zeynep Kâmil Çocuk
Hastanesinde, yüzyılı aşkın bir süreden bu yana dünyaya gelen tüm kız
bebeklerin göbek bağları Zeynep, erkek bebeklerin göbek bağları ise Kâmil
adıyla kesiliyor..
Songül Kusav Fin/Alıntı
1916 senesinde 19 yaşında genç bir delikanlı Erenköy’de yürümektedir. Talimgah denilen yerde bir kalabalık fark eder. Kalabalığa yanaştıkça bir müzisyenin enstrümanından yükselen melodiyi duyumsar. Yaklaşır. Delikanlı, enstrümandan yükselen tınıya gözlerini kapatarak huşu içinde bir süre zevkle dinleyerek eşlik eder. Gözlerini açıp da kalabalığın önüne ilerleyince o cânım melodiyi çıkaranın yere bağdaş kuran bir müzisyen olduğunu fark eder. Müzisyen pistir, perişandır, berduştur. Genç delikanlı evsiz diye düşündüğü bu adamcağıza acır gözlerle bakar. Garipser de hani biraz… Öyle ya böyle berduş bir adam nasıl olur da bu kadar güzel ezgiler çıkarabilir…
Delikanlı birkaç gün sonra aynı yol üzerinden geçerken görür o müzisyeni.
Her ne kadar giyiminden, kuşamından, küfürbaz
halinden rahatsız olsa da acıdığı için o müzisyene
para vermek ister. Müzisyen işte kendisine para
vermeye yeltenen gence; “Haydi oğlum, git işine! Bak benim mataram rakı dolu. Vereceğin bu parayla git de akşama birkaç kadeh iç keyiflen. Benim
paraya ihtiyacım yok” der.
Utanır birden genç. Müzisyen devam eder; “Utanma! Utandıkça rahat yaşayamazsın.” Kıyafetlerini göstererek
“Görmüyorsun ben kimseden utanıyor muyum! Başkaları benim bu halimden utansın!”
Delikanlı neye uğradığını şaşırır. Tokat gibidir adamcağızın lakırdıları… Eve gider düşünür uzun uzun… Acıdığı adamın kendisine böyle bir karşılık vereceğini hiç düşünmemiştir. Aradan zaman geçer. Delikanlı bu
adamcağızı İstanbul’un münferit yerlerinde kah işkembecide, kah kuytu meyhanelerde, kah
Yenicami arkasında, kah Çemberlitaş’ta görür… Hatta bir arada Ali Emiri’nin
Kütüphanesi’nden kitap okurken görmüştür ki şaşkınlığı katbekat artmıştır.
Delikanlı, edebiyata heveslidir, bir şiir karalar o müzisyen için… Dönemin
mecmualarının birinde “Dehâyi Mensi” diğer bir deyişle “unutulan deha” ismiyle bu müzisyeni
kaleme alır. Sonra kulağına gider bu
müzisyenin. “Kim yazdı bunu?” diye sorar soruşturur; sonunda bulur ve bu şiiri yazan gençle tanışmak ister. Buluşurlar, o an müzisyen anlar ki vakti
zamanında kendisine acıdığı için para vermek
isteyen genç tam karşısındadır. Şiiri pek beğendiğini, duygulandığını söyler. Akabinde bu delikanlı ile
müzisyen arasında sıkı bir dostluk başlar.
Müzisyen son döneminde inzivaya çekilir, kimseyle görüşmez. Üstü başı kirlidir ama çevresindeki insanların
ruhları daha kirlidir. Küser hayata, küser insanlara… Çok değil, bir süre sonra da göçer gider bu
dünyadan… Delikanlı sevdiği bu müzisyenin öldüğünü duyunca çok üzülür. Arkadaşı Fuad Şinasi bir kağıt verir delikanlıya… “Nedir bu?” diye
sorar delikanlı. Şinasi “Müzisyenin son şiiri” der. Okur delikanlı;
“Artık yaşam için yetişir bunca kırgınlık,
Dinlenmek isterim ki kader yorgunuyum
Artık vücudu boş, gönlü boş, düşü boş,
Dünyada şimdi ben de bir fazla ağırlığım”
“Ölümün titrettiği elle kalemini
kalbine birikmiş zehre batırıp yazdığı veda şiiri” olarak betimler bunu genç adam.
Aklına düşer işte o gün; acıdığı için para vermek istediği müzisyenin o yanıtı; “Utanma!
Utandıkça rahat yaşayamazsın”
Bu mısra destur olur delikanlı için, hayatını ona göre yaşar. Utanılacak işler yapmaz. Büyük görev üstlenir
ilerleyen senelerde. Ama sonu da o müzisyen gibi olur. Ha, ne mi olur? Haksızlığa uğrar, yaptığı o büyük işlerden el çektirilir, memleket için açtığı okullar kapatılır. O da inzivaya
çekilir, çünkü çevresi pistir ve malum son… O da göçer gider bu dünyadan.
Üç kişi giyotinle idama mahkûm olur.
Bunlardan biri papaz, biri hâkim, biri de fizikçi...
*İdam sehpasına ilk papaz çıkarılır. Başını giyotinin altına
yerleştirir ve sorarlar:
– Son sözün nedir?
Der ki:
– Ben Allah’a inanıyorum, O beni kurtaracaktır. Allah...
Allah... Allah...
Giyotini indirdiklerinde boynuna birkaç santim kala giyotin
durur. Halk şaşırır ve hep bir ağızdan bağırır:
– Onu serbest bırakın; Allah sözünü söylemiş ve onu korumuştur.
Böylece papaz idam edilmekten kurtulur... *Sıra hâkime gelir,
ona da sorarlar:
– Demek istediğin en son söz nedir?
Der ki:
– Ben papaz gibi Allah’a inanmıyorum. Ama adalete güveniyorum.
Adalet... Adalet... Adalet...
Giyotini indirirler, giyotin hâkimin de boynuna birkaç santim
kala durur...
Bunun üzerine insanlar tekrar şaşırır ve bağırırlar:
– Adalet sözünü söyledi, onu serbest bırakın.
Böylece hâkim de boynunun kesilmesinden kurtulur...
Sıra fizikçiye gelir. Ona da
– Son sözünü söyle derler
Der ki:
– Ben ne Allah’a inanan bir papazım, ne de adalete güvenen bir
hâkim.. Bildiğim tek şey şudur: Giyotinin ipinde bir düğüm var ve o düğüm
giyotinin tam inmesine engel oluyor.
Görevliler giyotini kontrol edince gerçekten de bir düğüm
olduğunu görürler. Düğümü açıp tekrar bırakırlar, böylece fizikçinin başı
bedeninden kopar..
Toplumdaki "düğümler" ve sorunlara işaret edip
gerçekleri söylemenin acı sonuçları olabilir!..
Gerçeği söylemeye cesareti olanlar, bedel
ödemeyi göze almalıdır...
Ceviz bahçesinden cevizleri toplayıp, çuvallarına dolduran iki kadın yolun kenarında yorgun ve bitkin bir halde, koyu bir sohbete dalmışlardı....Ve o an birinin eşi yoldan geçerken, seslenmişti eşine.- "Benim gözleri sürmelim...Canımın içi... Eve gidince yemeği hazırlayıver olur mu? -" deyince, adamın eşi bu tatlı sözler karşısında mest olmuştu.
Arkadaşına dönüp onu daha da kıskandırmak için,-"Senin eşin sana hiç böyle şeyler söyler mi?..Benim Ahmet', im her zaman özenle seçer cümlelerini bana söylerken....Dilinden bal damlar-" demişti....O bunları söylerken ise bu defa arkadaşı Fatma hanımın eşi gelmişti koşarak yanlarına.
Adam kan ter içinde kalan eşini
görünce-"Keşke bana söyleseydin Fatma....Ben işten gelince gelip toplardım
cevizleri....Dizlerin sızlayacak yine...Ağrıdan uyuyamayacaksın.....Bilirsin
sen uyuyamayınca benimde gözlerime uyku girmez....Çocuklar annemiz bahçede
deyince, çok yorulmuşsundur diye ellerimle güzel bir sofra hazırladım
sana....Çayını bile demledim.-"dediğinde, kadının gözleri dolu dolu
olmuştu....Ve ceviz çuvalını sırtlanıp, gülümseyerek ne kadarda iyi
hissetmesini sağlamıştı eşinin..Diğer kadın ise olup biteni öyle kıskanmıştı
ki...
Fatma hanımın ise adeta bütün yorgunluğu gitmişti ...Kocasının arkasınca yürümeye başladığında ise biran arkasını döndü ve arkadaşına seslendi...Ve şöyle dedi gülümseyerek: -" Mesele birine canım demek değil...Can olabilmektir... -"
Suat Özge
Küçük bir kız çocuğu eczaneye girer:
- MUCİZE var mı
amca?
- MUCİZE mi? Ne
yapacaksın ki?
- Kötü bir cisim
kardeşimin başında gittikçe büyüyor. Babamın söylediğine göre ancak bir
MUCİZE onu kurtarabilirmiş. Ben de bütün paramı getirdim ki MUCİZE alayım.
Eczacı üzüntüyle:
- Yavrucuğum sana
yardım edemeyiz. Burada MUCİZE satmıyoruz ki!
Kızın gözleri
dolar:
- Ama kardeşim
ölüyor! Lütfen ne olur bana bir MUCİZE verin.
Birden arkadan bir
el çocuğun başını okşar ve yumuşak bir sesle:
- Gel bakalım ne
kadar paran varmış görelim. Paraları saydıktan sonra:
-Aman Allah'ım tam
da kardeşine bir MUCİZE alabilecek kadar paran varmış.
Çocukla biraz
konuştuktan sonra:
- Şimdi beni eve
götür de bakalım kardeşine bir MUCİZE bulabilecek miyiz?
O adam dünyaca
meşhur beyin cerrahı profesörüydü! İki gün sonra hiç bir ücret almadan
ameliyatı gerçekleştirdi. Bir müddet sonra da çocuk iyileşti. Bu olayı
Almanya The Hannover Hastanesi dekanı ilmi bir konferansta anlatıyor. Ve o
Profesör hem ülkemizce ve hem dünyaca meşhur İranlı Madjid Samii'ydi!
Alıntı~
Mucizeler yok
desek de çocuk kalbiyle bakmak gerekiyor demek ki
Mucizelerle dolu
yaşam diliyorum sana ışık insanı, bizi seviyorum, mutlu günler
Konfiçyus’tan bir öykü
Bir gün bir ineğin çiftliğine dönmesi
için bakir bir ormanın içinden geçmesi gerekti. Mantıklı düşünme yetisi olmayan
bir hayvan olduğundan kıvrıla kıvrıla ilerleyen, önce yokuş yukarı sonra yokuş
aşağı devam eden, zorlu bir rota izledi.
Ertesi gün yolu aynı yere düşen bir
köpek, ormanın öte yanına geçmek için ineğin gittiği yolu takip etti. Sonra
sıra bir koyun sürüsüne geldi. Sürünün lideri patikanın zaten açılmış olduğunu
görünce oraya daldı ve tüm sürü de onu izledi.
Ardından insanlar da bu patikayı
kullanmaya başladı: Bir sağa bir sola dönerek, ağaç dalları ve çalılardan
kaçınmak için eğilip bükülerek ve bir yandan da -haklı olarak- söylenip
küfürler ederek bu patikadan gidip geldiler.
Ama hiç kimse daha iyi bir alternatif
yaratmak için bir şey yapmadı. Böylesine yoğun kullanılması sonucunda patika
zamanla küçük bir yola dönüştü. İsteseler öte tarafa sadece yarım saatte
geçebileceklerinden habersiz, insanlar ve ağır yük taşıyan zavallı hayvanlar,
bir ineğin açtığı bu yolu takip ederek ormanın öte yanına üç saatte geçmeye
mecbur kaldılar.
Yıllar geçti ve küçük yol bir kasabanın
ana yolu, daha sonrasında da bir şehrin en önemli caddesi oldu. Ve herkes
trafikten şikayet etti durdu, çünkü cadde olabilecek en kötü rotaya sahipti.
Bütün bunlar olurken yaşlı ve bilge orman, insanların var olan bir yolu, bunun
en doğru seçim olup olmadığını bir kez bile kendilerine sormadan, nasıl da körü
körüne takip ettiklerini seyrederek gülüyordu.
Sonuç olarak, hayat, birçok açıdan sana
seçim hakkını sunar.
Senin seçimin, senin tercihin ve sonunda
da kaderin olur.
Orta yaşlı adam hastane müdürünün odasına çekingen tavırlarla girdi. Her söylediği söz karşısında müdürün ona sert bir ses tonu İle azarlar gibi konuşmasına bir türlü alışamamıştı. Her kırıldığında yüreğinden bir tuğla eksilmiş yürek binası çökecek konuma gelmişti. Burada bu koşullarda çalışmak çok zor geliyordu fakat çaresi yoktu.
Akşam yemeği dağıtımını yaptıktan sonra çok yemek arttığını ve yemekleri çöpe dökerken üzüldüğünü ve eğer izin verirlerse o yemekleri evine götürmek istediğini söyledi. Müdürün kaşları yukarı doğru kalktı, bir süre düşündü sonra sert bir ses tonu İle. "Sakın evine yemek götürmek için baştan yemek ayırma, sadece artanları götür" dedi.
Sessizce boynunu büktü içtenlikle teşekkür etti ve odadan çıktı.
Yüreğinden dalga dalga yayılan sıcaklık boynuna oradan da yüzüne en son
Çağlayan gibi gözlerine hücum etti. Kendisini hızla tuvalete attı ve orada
elini yüzünü yıkadı. Aynaya baktı gözleri kan kırmızı olmuştu. Aynadaki kendi
yüzüne baktı. "Sen bu hale düşecek adammıydın, bak sana dilenci muamelesi
yapıyorlar" dedi ve gözlerini kuruladı.
Kapının önündeki paspas arabasını yılların yorgunluğu İle iterek
paspas yapmaya başladı.
Akşam yemeği dağıtımından sonra büyük sefer taslarına artan
yemekleri koydu. Bugün domates çorbası, pirinç pilavı ve haşlanmış tavuk İle
yoğurt vardı. Yorgun adımlarla evinin yolunu tuttu. Çocukları onu kapıda
karşılaşmıştı, koştular ve babalarının elindeki sefer tasını almak istediler,
vermedi onlara kıyamadı. Mutfağa götürdüğü sefer tasındaki yemekleri böldü ve
yarısını yan komşuna gönderdi. Bir aydır inşaatta çalışan komşusu bel fıtığı
sebebiyle işe gidemiyor ve günlük çalışıp para kazandığı için evinde tenceresi
kaynamıyordu. Yemeklere baktı ve iç geçirdi, birisinin hiç düşünmeden çöpe
attığı veya attırdığı yemekler diğeri için hayati önem taşıyan beslenme
malzemesiydi.
Daha da eskilere gitti durumlarının iyi olduğu ve savaş
sebebiyle topraklarından sürüldükleri Avrupa'dan İstanbul'a göçmek zorunda
olduğu günleri düşündü. Varlıktan yokluğa, çok şeye sahipken, hiçbir şeye sahip
değil konuma gelmişlerdi.
"Bir Kızılderili kabilesinde yaşlılardan biri kabilenin çocuklarına eğitim veriyordu. Onlara dedi ki:
“İçimde bir savaş var. Korkunç bir savaş... İki kurt arasında...
Bu kurtlardan birisi korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, üzüntüyü, pişmanlığı,
açgözlülüğü, kibiri, kendine acımayı, suçluluğu, küskünlüğü, aşağılık
duygusunu, yalanları, yapmacık gururu, üstünlük taslamayı ve egoyu temsil
ediyor. Diğeri ise zevki, huzuru, sevgiyi, umudu paylaşmayı, cömertliği,
dinginliği, alçakgönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu, anlayışı,
merhameti ve inancı temsil ediyor. Aynı savaş sizin içinizde de sürüyor ve
diğer tüm insanların içinde de... “
Çocuklar anlatılanları anlamak için bir dakika düşündüler ve
içlerinden biri yaşlı Kızılderili’ye sordu:
“Hangi kurt kazanacak?”
Yaşlı Kızılderili kısaca cevap verdi: “Beslediğiniz... “ "
............
İçindeki hain kurdu öldürenler! Güzel insanlarsınız!
Lucius Caesetius Flavus ,Sezar kadar tanınmaz. Seçilmiş bir halk temsilcisidir.
Flavus ilk olarak " Tehlikenin
farkında mısınız? " ekolünden. Daha sonra hakkında yüzlerce film çekilen
binlerce kitap yazılan Jül Sezar'ın iktidarında yaşamış. Kendisi seçilmiş bir
halk tribünü yani " tribün " derken seçilmiş kişi anlamında. Bu
yüzden dokunulmazlığı da var. Kuvvetler ayrılığı dengesinin önemli bir
sigortası ve dokunulmazlık da bu bakımdan verilmiş. İşte bu halkın temsilcisi
Sezar'ın konsüllüğünün otokratik bir krallığa dönüşmeye başladığını ilk
görenlerden.
Sezar'ın henüz " Sezari kaizer " olmadı İlk vakitler ,birileri Sezar'ın Roma Forumu' ndaki heykelinin kafasına bir kral tacı takar.
Flavud , Sezar'ın çok güçlendiğini
gördüğü ve kendisine yakıştırılmaya başlanan bu " tek karar alıcı reis
" sıfatının cumhuriyetin geleceği için tehlikeli olacağını bildiği için
hemen harekete geçer; heykelin kafasına takılan tacı oradan aldırır. Ancak
Sezar'ın tek adam rejimi güçlenmeye devam etmektedir. Sokakta Sezar'a kral diye
seslenen ve arkasından " Korkmasın hiç Romalılar/ Merttir göründüğü kadar/
Milleti hep o arkalar / Gaaayyus Jü-ül-yus Seeezar ! " diye şarkılar
söyleyenler olur.
Bu arada Roma' da o dönem birine
"Kral" demek yeğenine sövmekten beter. Flavus da haliyle bu Sezar'a
kral diye seslenip şarkılar yakan bir iki kişi hakkında cezai işlem başlatır.
Ama ,Vay sen misin kanunları uygulamaya kalkan !
Jül Sezar bu işe çok sinirlenir ve
yargıya emrederek kendisini Kral ilan edenlerin serbest bırakılmalarını
sağladığı gibi Flavus'u da mahkemeye verir. Dokunulmazlığı olmasına rağmen onu
da kaldırır, üstelik kendisi daha önce bu dokunulmazlıklar yüzünden iç savaş
çıkartacak kadar bu dokunulmazlığa " hesapta "önem verdiği halde.
Size bir annenin yıllarca evlat hasreti çekerek hayata veda
etmeden önce bıraktığı bir vasiyet mektubunun acıklı hikayesini anlatayım.Bu şair kadınlarımızdan Hüceste Aksavrın hanımın yaşadığı hüznün
adıdır.
Hüceste hanım iyi bir aileden yetişmiş edebiyata çok meraklı
biridir.zaman içinde tüberkloz hastalığına yakalanır uzun süre Heybeliada da
tedavi görür.
Orada görev yapan dr.ömer münif kendisine aşık olur.karşılıklı
bu sevgi evlilikle sonuçlanır.mehmet isimli çocukları olur.aile onun
İyi yetişmesi için okumak için
Avrupaya gönderirler.aile bu gidişin kendilerine nasıl bir
üzüntü vereceğini nerden bilebilirlerdi.oğulları okulu bitirmiş isviçreye
yerleşmiştir.annesini babasını hiç aramaz olmuştur.hüceste hanım üzüntü içinde
her zaman acı çekmiştir.hatta oğlu için
"zeytin gözlüm sana meylim
Nedendir
Bu sevmenin kabahati kimdedir.
Gül olmuşsun dikenlerin bendedir" şiirini yazmıştır.
Dr eşini de kaybeden hüceste hanım çok yanlız kalmış hayatını
bakım evinde
Geçirmeye başlamıştır.yaşı da ilerlemiş ve 87 yaşında vefat
etmiştir.ölmeden önce
Bakım evinde bulunanlara
Bir vasiyet mektubu bırakmış
Eğer oğlu cenazesine gelirse
Ona verilmesini istemiştir.
İşte o vasiyet mektubunu şöyle yazmıştır.duygularını,ruhunun
Derinliklerinde yaşadığı hüznü şiir mısralarında dile
getirmiştir.
Bir sabah bakacaksın ki bir tanem ben yokum
Dünyayı sana bırakıyorum
Söz aldım saatlerden bir tanem sana koşacaklar
Söz aldım gecelerden seni uyutacaklar
Şarkılardan söz aldım hatırlatacaklar
Gözlerimdeki son yağmurlar
Pencerende
Beni anlatacaklar sana bir bir
İleride
Belki birgün buğday misali
Düştüğüm yerde
Belki bir dikenin dibindeyimdir çaresiz,kimbilir
Nerelerde
Bir sabah bakacaksın ki bir tanem ben yokum
Dünyayı sana bırakıyorum.
Evlada yazılan bu şiir Selehattin İçli tarafından
bestelenmiştir. Selehattin İçli
Ses sanatçısı İnci Çayırlı'dan bu şarkının Hüceste hanımın
Mezarı başında okumasını rica etmiştir. Defin işleminden sonra herkes dağılmış İnci Çayırlı bu şarkıyı okumuştur.
Kıymetli dostlar bu şarkıyı
Youtube kanalından dinlemenizi öneririm
Bekir Başaran Funda Cebeci
Bir gün büyük Yunan hatibi Demostenes, Atina’da bir toplantı da konuşmak isteyince halk kendisini dinlemeyerek, kendi aralarında gürültülü bir şekilde konuşmaya başlamış.
Bunun üzerine Demostenes:
“Yalnız iki kelimecik söyleyeceğim” demiş ve hemen bir hikaye anlatmaya
başlamış.
“Vaktiyle bir delikanlı Atina’dan Megara’ya gitmek için bir eşek
kiralamıştı. Eşeğini kiraya veren adam da aynı yere işi düştüğü için beraber
yola çıkmışlar, konuşa konuşa giderken öğle sıcağı basmış. Biraz dinlenmek ve
öğle yemeği yemek için birlikte bir su başına çökmüşler.
Ama ortalıkta gölge edecek bir şey olmadığı için eşeğin sahibi, eşeğinin
yaptığı gölgeye sığınmış.
Eşeğini kiralayan genç buna içerlemiş;
“sen çekil ben oturacağım oraya” demiş.
Öteki ise; “ne münasebet, eşek benim” deyince kiracı “iyi ama ben kiraladım
diye itiraz etmiş.”
Diğeri; “ben eşeği kiraya verdim gölgesini değil, derken aralarında kavga
çıkmış.”
Onu bu kez pür dikkat dinleyen halkın karşısında, Demostenes hikayenin
burasına gelince susmuş ve kürsüden inmiş.
Halk hep bir ağızdan; “ne olmuş, söylesene sonra ne olmuş?” diye bağrışmaya
başlayınca, Demostenes usulca tekrar kürsüye çıkmış:
Afet İnan anlatıyor:









