Onlar 19’nci yüzyılın “Ferhat İle Şirin’idir.."

İSTANBUL DA ZEYNEP KAML HASTAHANESİ 1862 DE YAPILDI.

PEKİ hikayesini bilir misiniz?

Zeynep Hanım ile Yusuf Kamil Paşa’nın büyük aşkının hâlâ yaşadığı yerin adıdır ZEYNEP KAMİL...

Genelde masallarda olur

böyle aşk öyküleri ya da eski

Türk filmlerinde..

Yoksul delikanlı, güzeller güzeli prensese aşık olur..

Bizimki de böyle bir öykü ve gerçek!

Tarihin sevgi bahçesinde yeşeren, sürgünlere, tehditlere direnen, acıyı bal eğleyen bir aşk..

Mısır’da doğan, İstanbul’da ölümsüzleşen bir yüce sevda..

Prensesimiz; Züheyla Zeynep.

Yoksul delikanlımız ise;

Yusuf Kamil.

O zaman başlasın hikaye..

Yusuf Kamil yoksul bir ailenin çocuğuydu..

Malatya’nın Arapgir’in de doğdu ve

küçük yaşta yetim kaldı.

Amcası Osman Paşa onu yanına aldı, okuttu.

Zeki, becerikli, dürüst ve çalışkandı.

Bilgi ve yetenek olarak yaşıtlarından farklıydı..

21 yaşında Divan-ı Hümayun Kalemi’ne katip oldu.

4-5 yıl İstanbul’da çalıştıktan sonra Mısır’a,

Vali Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın sarayına atandı.

Züheyla Zeynep..

Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın 3 kızından biriydi.

Hidiv Sarayının prensesiydi.. Duygusaldı, narindi.

Yüreği insan sevgisiyle doluydu.

Kahire’nin yoksullarına yardım eder, herkesin dertleriyle ilgilenirdi.

Büyüdükçe güzelleşti..

İsteyeni çoktu ama babası üstüne titriyor ve kızına layık ince ruhlu birini arıyordu..

...

Kader Yusuf Kamil ile Züheyla Zeynep’i Kahire’de buluşturdu.

Katip Kamil, Hidiv Sarayında işe başladıktan sonra

Vali Mehmet Ali Paşa ile tanıştı.

Kısa sürede gözüne girdi, güvenini kazandı.

Konuşması ve yazılarıyla öylesine etkiledi ki,

bir süre sonra Mısır Hazinesinin katibi oldu.

Yeni görevi nedeniyle sık sık valinin yanına çıkıyor ve kızı Züheyla Zeynep’i görüyordu.

İkisi de birbirinden etkilenmişti.

Yusuf Kamil ne zaman valinin yanına çıksa,

Zeynep’in yüzü kızarıyor, kalbi sanki yerinde duramıyordu..

Gel zaman, git zaman

Kamil, Mehmet Ali Paşa’ın evladı gibi oldu.

Sürekli rütbe atlıyordu.

30’lu yaşlara gelince artık albaydı.

Bir gün Paşa çağırdı Kamil’i yanına.

- Zeynep ile birbirimize yakışıyorsunuz.

Kızımı sana nikahlıyorum, dedi.

Dillere destan bir düğün yapıldı ve prenses Zeynep, yoksul delikanlı Kamil’e nikahlandı..

Ancak, sarayda bu evliliğe karşı çıkan çoktu.

Kim oluyor da bu Kamil denen sıradan bir halk çocuğu

Kavalalı ailesinden kız alıyordu?

Nikah öylesine tepki almıştı ki, Sarayın huzuru kaçmıştı.

Mehmet Ali Paşa ortalık yatışsın diye Kamil’i kısa süreliğine İstanbul’a gönderdi.

1845 yılıydı..

Sultan Abdülmecid, kızı Adile Sultan’ı evlendiriyordu.

Kamil bizzat sultana Mehmet Ali Paşa’nın tebriklerini ve hediyelerini sunacaktı.

Sultan ile aralarında sıcak bir dostluk oluştu.

Abdülmecid O'nu

Mirimiranlık (beylerbeyi) rütbesine yükseltti.

Kamil Mısır’a geri döndüğünde bütün kayınbiraderleri ile Mısır’ın ileri gelen eşraf ve devletlularını kendisine cephe almıştı.

Bir süre sonra Kamil ile Zeynep’in mutlu hayatı kâbusa dönüştü.

Önce

Mehmet Ali Paşa, ardından yerine geçen oğlu İbrahim Paşa öldü.

Yeni vali Abbas Paşa,

Kamil’e diş bileyenlerin başında geliyordu.

Koltuğa oturur oturmaz Kamil’e;

"boşanacaksın!" dediler.

Direnince Asvan’a sürgüne gönderdiler.

Hastalandı, doktor istedi, vermediler..

- Ya boşanacaksın,

- ya zindanı boylayacaksın..

Tam zindanı boylayacakken,

prenses Zeynep’in gönderdiği terliği aldı Kamil.

Ve terliğin astarındaki gizli aşk mektubunu okudu.

“Hastasın, zindana girme.. Seni ömrümün sonuna kadar bekleyeceğim..”

Kamil bu satırları okuduktan sonra gönül rahatlığıyla ve hiç tereddüt etmeden kendisine zorla uzatılan boşanma belgesini imzaladı.

Zaman su gibi aktı.

Kamil’in sürgündeki üç ayı dolmuştu.

Bir yolunu buldu ve Sultan Abdülmecid’i durumundan haberdar etti.

Çok sinirlenen sultan Abdülmecid, Mısır Valisi Abbas Paşa’ya sert bir ferman gönderdi.

“Bizzat kendin Asvan’a gidip, Yusuf Kamil’i sağ salim buraya göndereceksin!”

Ferman padişahındı..

Sürgün bitmiş, Kamil İstanbul’a dönmüştü.

Sıra Prenses Zeynep’i getirmeye kalmıştı.

Yine bir yolunu buldu ve derdini sultana açtı.

Abdülmecid, Abbas Paşa’ya yeni bir ferman yolladı.

- Tez elden Züheyla Zeynep Hanım'ı İstanbul’a gönder!

Abbas Paşa tez elden gönderdi Prenses Zeynep’i.

Yıllar sonra Kamil ile Zeynep nihayet birbirine kavuşmuştu.

Eski evlilere ikinci kez nikah kıyıldı.

Damadın şahidi Sadrazam Reşit Paşa,

gelinin şahidi ise Şeyhülislam Arif Hikmet Bey oldu.

Üsküdar’da bir yalıya yerleştiler.

Zeynep, kocasına kavuşmasının mutluluğuna tutunmuş, iyiliklerini de artırmıştı.

Nerede bir şeye ihtiyaç var, koşuyordu.

Tüm bu iyiliklerin ve aşklarının arasında yaş aldılar

ama bir çocukları olmadı.

Onlar da hayıflanmak yerine birçok yetime ana - baba oldular.

Sonra Üsküdar Nuhkuyusu’nda bir arsa aldılar ve

100 yataklı bir hastane kurdular.

Hastalar burada ücretsiz bir şekilde şifalandı.

Geri kalan her şey de en ufacık bir noktasına kadar düşünülmüştü.

Göz kamaştıran bahçesi, külliyesi..

Zamanı geldiğinde yan yana ölümsüz aşklarıyla yatacakları türbeyi bile unutmadılar..

Yıllar sonra bugün, hastanenin bahçesindeki türbede Prenses Zeynep ile yoksul delikanlı Yusuf Kamil yan yana yatmaktadır..

Çok insan Zeynep Kamil’i tek bir kişi sanır.

Oysa bu hastane

bize Zeynep Hanım ile Kamil Bey'den kalan bir hatıradır..

1862’de kurulmuş bu hastane,

bugün bulunduğu semte de adını veren,

“Zeynep Kamil Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi” adıyla

bildiğimiz o yer,

Mısır’da doğan, tarihin sevgi bahçesinde yeşeren ve İstanbul’da ölümsüzleşen bir aşktır.

“Zeynep - Kamil Aşkı”

Onlar 19’nci yüzyılın “Ferhat İle Şirin’idir..

Efsanevi bir aşk hikâyesi.. 1,5 milyona yakın doğumun gerçekleştiği Zeynep Kamil Çocuk Doğum Hastanesinde doğan,

Barış Manço,

Bülent Ersoy, Burcu Esmersoy,

Zara, Nadide Sultan ve

Murathan Mungan gibi

meşhur olmuş çok sayıda siyasetçi, sanatçı ve sporcu bulunuyor.

Üsküdar’ın Zeynep Kâmil semtine adını veren Zeynep Kâmil Çocuk Hastanesinde, yüzyılı aşkın bir süreden bu yana dünyaya gelen tüm kız bebeklerin göbek bağları Zeynep, erkek bebeklerin göbek bağları ise Kâmil adıyla kesiliyor..

Songül Kusav Fin/Alıntı

1916 senesinde 19 yaşında genç bir delikanlı Erenköy’de yürümektedir. Talimgah denilen yerde bir kalabalık fark eder. Kalabalığa yanaştıkça bir müzisyenin enstrümanından yükselen melodiyi duyumsar. Yaklaşır. Delikanlı, enstrümandan yükselen tınıya gözlerini kapatarak huşu içinde bir süre zevkle dinleyerek eşlik eder. Gözlerini açıp da kalabalığın önüne ilerleyince o cânım melodiyi çıkaranın yere bağdaş kuran bir müzisyen olduğunu fark eder. Müzisyen pistir, perişandır, berduştur. Genç delikanlı evsiz diye düşündüğü bu adamcağıza acır gözlerle bakar. Garipser de hani biraz… Öyle ya böyle berduş bir adam nasıl olur da bu kadar güzel ezgiler çıkarabilir…

Delikanlı birkaç gün sonra aynı yol üzerinden geçerken görür o müzisyeni. Her ne kadar giyiminden, kuşamından, küfürbaz halinden rahatsız olsa da acıdığı için o müzisyene para vermek ister. Müzisyen işte kendisine para vermeye yeltenen gence; “Haydi oğlum, git işine! Bak benim mataram rakı dolu. Vereceğin bu parayla git de akşama birkaç kadeh iç keyiflen. Benim paraya ihtiyacım yok” der.

Utanır birden genç. Müzisyen devam eder; “Utanma! Utandıkça rahat yaşayamazsın.” Kıyafetlerini göstererek “Görmüyorsun ben kimseden utanıyor muyum! Başkaları benim bu halimden utansın!”

Delikanlı neye uğradığını şaşırır. Tokat gibidir adamcağızın lakırdıları… Eve gider düşünür uzun uzun… Acıdığı adamın kendisine böyle bir karşılık vereceğini hiç düşünmemiştir. Aradan zaman geçer. Delikanlı bu adamcağızı İstanbul’un münferit yerlerinde kah işkembecide, kah kuytu meyhanelerde, kah Yenicami arkasında, kah Çemberlitaş’ta görür… Hatta bir arada Ali Emiri’nin Kütüphanesi’nden kitap okurken görmüştür ki şaşkınlığı katbekat artmıştır.

Delikanlı, edebiyata heveslidir, bir şiir karalar o müzisyen için… Dönemin mecmualarının birinde “Dehâyi Mensi” diğer bir deyişle “unutulan deha” ismiyle bu müzisyeni kaleme alır. Sonra kulağına gider bu müzisyenin. “Kim yazdı bunu?” diye sorar soruşturur; sonunda bulur ve bu şiiri yazan gençle tanışmak ister. Buluşurlar, o an müzisyen anlar ki vakti zamanında kendisine acıdığı için para vermek isteyen genç tam karşısındadır. Şiiri pek beğendiğini, duygulandığını söyler. Akabinde bu delikanlı ile müzisyen arasında sıkı bir dostluk başlar.

Müzisyen son döneminde inzivaya çekilir, kimseyle görüşmez. Üstü başı kirlidir ama çevresindeki insanların ruhları daha kirlidir. Küser hayata, küser insanlara… Çok değil, bir süre sonra da göçer gider bu dünyadan… Delikanlı sevdiği bu müzisyenin öldüğünü duyunca çok üzülür. Arkadaşı Fuad Şinasi bir kağıt verir delikanlıya… “Nedir bu?” diye sorar delikanlı. Şinasi “Müzisyenin son şiiri” der. Okur delikanlı;

“Artık yaşam için yetişir bunca kırgınlık,

Dinlenmek isterim ki kader yorgunuyum

Artık vücudu boş, gönlü boş, düşü boş,

Dünyada şimdi ben de bir fazla ağırlığım”

“Ölümün titrettiği elle kalemini kalbine birikmiş zehre batırıp yazdığı veda şiiri” olarak betimler bunu genç adam. Aklına düşer işte o gün; acıdığı için para vermek istediği müzisyenin o yanıtı; “Utanma! Utandıkça rahat yaşayamazsın”

Bu mısra destur olur delikanlı için, hayatını ona göre yaşar. Utanılacak işler yapmaz. Büyük görev üstlenir ilerleyen senelerde. Ama sonu da o müzisyen gibi olur. Ha, ne mi olur? Haksızlığa uğrar, yaptığı o büyük işlerden el çektirilir, memleket için açtığı okullar kapatılır. O da inzivaya çekilir, çünkü çevresi pistir ve malum son… O da göçer gider bu dünyadan.

“Müzisyen” diye anlattığım kişi Neyzen Tevfik’tir. Ona acıdığı için para vermek isteyen delikanlı ise meşhur Şair Can Yücel’in babası; Köy Enstitüleri’nin açılmasını sağlayan, klasikleri dilimize çeviren, en uzun Milli Eğitim Bakanlığı yapmış “Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi” Hasan Ali Yücel’dir alıntıdır 

Üç kişi giyotinle idama mahkûm olur.

Bunlardan biri papaz, biri hâkim, biri de fizikçi...

*İdam sehpasına ilk papaz çıkarılır. Başını giyotinin altına yerleştirir ve sorarlar:

– Son sözün nedir?

Der ki:

– Ben Allah’a inanıyorum, O beni kurtaracaktır. Allah... Allah... Allah...

Giyotini indirdiklerinde boynuna birkaç santim kala giyotin durur. Halk şaşırır ve hep bir ağızdan bağırır:

– Onu serbest bırakın; Allah sözünü söylemiş ve onu korumuştur.

Böylece papaz idam edilmekten kurtulur... *Sıra hâkime gelir, ona da sorarlar:

– Demek istediğin en son söz nedir?

Der ki:

– Ben papaz gibi Allah’a inanmıyorum. Ama adalete güveniyorum. Adalet... Adalet... Adalet...

Giyotini indirirler, giyotin hâkimin de boynuna birkaç santim kala durur...

Bunun üzerine insanlar tekrar şaşırır ve bağırırlar:

– Adalet sözünü söyledi, onu serbest bırakın.

Böylece hâkim de boynunun kesilmesinden kurtulur...

Sıra fizikçiye gelir. Ona da

– Son sözünü söyle derler

Der ki:

– Ben ne Allah’a inanan bir papazım, ne de adalete güvenen bir hâkim.. Bildiğim tek şey şudur: Giyotinin ipinde bir düğüm var ve o düğüm giyotinin tam inmesine engel oluyor.

Görevliler giyotini kontrol edince gerçekten de bir düğüm olduğunu görürler. Düğümü açıp tekrar bırakırlar, böylece fizikçinin başı bedeninden kopar..

Toplumdaki "düğümler" ve sorunlara işaret edip gerçekleri söylemenin acı sonuçları olabilir!..

Gerçeği söylemeye cesareti olanlar, bedel ödemeyi göze almalıdır...

Ceviz bahçesinden cevizleri toplayıp, çuvallarına dolduran iki kadın yolun kenarında yorgun ve bitkin bir halde, koyu bir sohbete dalmışlardı....Ve o an birinin eşi yoldan geçerken, seslenmişti eşine.- "Benim gözleri sürmelim...Canımın içi... Eve gidince yemeği hazırlayıver olur mu? -" deyince, adamın eşi bu tatlı sözler karşısında mest olmuştu.


Arkadaşına dönüp onu daha da kıskandırmak için,-"Senin eşin sana hiç böyle şeyler söyler mi?..Benim Ahmet', im her zaman özenle seçer cümlelerini bana söylerken....Dilinden bal damlar-" demişti....O bunları söylerken ise bu defa arkadaşı Fatma hanımın eşi gelmişti koşarak yanlarına.

Adam kan ter içinde kalan eşini görünce-"Keşke bana söyleseydin Fatma....Ben işten gelince gelip toplardım cevizleri....Dizlerin sızlayacak yine...Ağrıdan uyuyamayacaksın.....Bilirsin sen uyuyamayınca benimde gözlerime uyku girmez....Çocuklar annemiz bahçede deyince, çok yorulmuşsundur diye ellerimle güzel bir sofra hazırladım sana....Çayını bile demledim.-"dediğinde, kadının gözleri dolu dolu olmuştu....Ve ceviz çuvalını sırtlanıp, gülümseyerek ne kadarda iyi hissetmesini sağlamıştı eşinin..Diğer kadın ise olup biteni öyle kıskanmıştı ki...

Fatma hanımın ise adeta bütün yorgunluğu gitmişti ...Kocasının arkasınca yürümeye başladığında ise biran arkasını döndü ve arkadaşına seslendi...Ve şöyle dedi gülümseyerek: -" Mesele birine canım demek değil...Can olabilmektir... -"

Suat Özge

 Küçük bir kız çocuğu eczaneye girer:

- MUCİZE var mı amca?

- MUCİZE mi? Ne yapacaksın ki?

- Kötü bir cisim kardeşimin başında gittikçe büyüyor. Babamın söylediğine göre ancak bir MUCİZE onu kurtarabilirmiş. Ben de bütün paramı getirdim ki MUCİZE alayım. Eczacı üzüntüyle:

- Yavrucuğum sana yardım edemeyiz. Burada MUCİZE satmıyoruz ki!

Kızın gözleri dolar:

- Ama kardeşim ölüyor! Lütfen ne olur bana bir MUCİZE verin.

Birden arkadan bir el çocuğun başını okşar ve yumuşak bir sesle:

- Gel bakalım ne kadar paran varmış görelim. Paraları saydıktan sonra:

-Aman Allah'ım tam da kardeşine bir MUCİZE alabilecek kadar paran varmış.

Çocukla biraz konuştuktan sonra:

- Şimdi beni eve götür de bakalım kardeşine bir MUCİZE bulabilecek miyiz?

O adam dünyaca meşhur beyin cerrahı profesörüydü! İki gün sonra hiç bir ücret almadan ameliyatı gerçekleştirdi. Bir müddet sonra da çocuk iyileşti. Bu olayı Almanya The Hannover Hastanesi dekanı ilmi bir konferansta anlatıyor. Ve o Profesör hem ülkemizce ve hem dünyaca meşhur İranlı Madjid Samii'ydi!

Alıntı~

Mucizeler yok desek de çocuk kalbiyle bakmak gerekiyor demek ki

Mucizelerle dolu yaşam diliyorum sana ışık insanı, bizi seviyorum, mutlu günler

Konfiçyus’tan bir öykü

Bir gün bir ineğin çiftliğine dönmesi için bakir bir ormanın içinden geçmesi gerekti. Mantıklı düşünme yetisi olmayan bir hayvan olduğundan kıvrıla kıvrıla ilerleyen, önce yokuş yukarı sonra yokuş aşağı devam eden, zorlu bir rota izledi.

Ertesi gün yolu aynı yere düşen bir köpek, ormanın öte yanına geçmek için ineğin gittiği yolu takip etti. Sonra sıra bir koyun sürüsüne geldi. Sürünün lideri patikanın zaten açılmış olduğunu görünce oraya daldı ve tüm sürü de onu izledi.

Ardından insanlar da bu patikayı kullanmaya başladı: Bir sağa bir sola dönerek, ağaç dalları ve çalılardan kaçınmak için eğilip bükülerek ve bir yandan da -haklı olarak- söylenip küfürler ederek bu patikadan gidip geldiler.

Ama hiç kimse daha iyi bir alternatif yaratmak için bir şey yapmadı. Böylesine yoğun kullanılması sonucunda patika zamanla küçük bir yola dönüştü. İsteseler öte tarafa sadece yarım saatte geçebileceklerinden habersiz, insanlar ve ağır yük taşıyan zavallı hayvanlar, bir ineğin açtığı bu yolu takip ederek ormanın öte yanına üç saatte geçmeye mecbur kaldılar.

Yıllar geçti ve küçük yol bir kasabanın ana yolu, daha sonrasında da bir şehrin en önemli caddesi oldu. Ve herkes trafikten şikayet etti durdu, çünkü cadde olabilecek en kötü rotaya sahipti. Bütün bunlar olurken yaşlı ve bilge orman, insanların var olan bir yolu, bunun en doğru seçim olup olmadığını bir kez bile kendilerine sormadan, nasıl da körü körüne takip ettiklerini seyrederek gülüyordu.

Sonuç olarak, hayat, birçok açıdan sana seçim hakkını sunar.

Senin seçimin, senin tercihin ve sonunda da kaderin olur.

Orta yaşlı adam hastane müdürünün odasına çekingen tavırlarla girdi. Her söylediği söz karşısında müdürün ona sert bir ses tonu İle azarlar gibi konuşmasına bir türlü alışamamıştı. Her kırıldığında yüreğinden bir tuğla eksilmiş yürek binası çökecek konuma gelmişti. Burada bu koşullarda çalışmak çok zor geliyordu fakat çaresi yoktu.


Akşam yemeği dağıtımını yaptıktan sonra çok yemek arttığını ve yemekleri çöpe dökerken üzüldüğünü ve eğer izin verirlerse o yemekleri evine götürmek istediğini söyledi. Müdürün kaşları yukarı doğru kalktı, bir süre düşündü sonra sert bir ses tonu İle. "Sakın evine yemek götürmek için baştan yemek ayırma, sadece artanları götür" dedi.

Sessizce boynunu büktü içtenlikle teşekkür etti ve odadan çıktı. Yüreğinden dalga dalga yayılan sıcaklık boynuna oradan da yüzüne en son Çağlayan gibi gözlerine hücum etti. Kendisini hızla tuvalete attı ve orada elini yüzünü yıkadı. Aynaya baktı gözleri kan kırmızı olmuştu. Aynadaki kendi yüzüne baktı. "Sen bu hale düşecek adammıydın, bak sana dilenci muamelesi yapıyorlar" dedi ve gözlerini kuruladı.

Kapının önündeki paspas arabasını yılların yorgunluğu İle iterek paspas yapmaya başladı.

Akşam yemeği dağıtımından sonra büyük sefer taslarına artan yemekleri koydu. Bugün domates çorbası, pirinç pilavı ve haşlanmış tavuk İle yoğurt vardı. Yorgun adımlarla evinin yolunu tuttu. Çocukları onu kapıda karşılaşmıştı, koştular ve babalarının elindeki sefer tasını almak istediler, vermedi onlara kıyamadı. Mutfağa götürdüğü sefer tasındaki yemekleri böldü ve yarısını yan komşuna gönderdi. Bir aydır inşaatta çalışan komşusu bel fıtığı sebebiyle işe gidemiyor ve günlük çalışıp para kazandığı için evinde tenceresi kaynamıyordu. Yemeklere baktı ve iç geçirdi, birisinin hiç düşünmeden çöpe attığı veya attırdığı yemekler diğeri için hayati önem taşıyan beslenme malzemesiydi.

Daha da eskilere gitti durumlarının iyi olduğu ve savaş sebebiyle topraklarından sürüldükleri Avrupa'dan İstanbul'a göçmek zorunda olduğu günleri düşündü. Varlıktan yokluğa, çok şeye sahipken, hiçbir şeye sahip değil konuma gelmişlerdi.

Yokluğu biliyordu, o sebeple yoksulu en iyi o anlıyordu. Sessizce oturdu. Eşi onun suskunluğundan şikayetçiydi. Oysa içinde akan şelalelere rağmen dili kurumuş suskunlaşmış ve sessizleşmişti. Artık konuşacak bir şey kalmamıştı, hep eskiyi anlatacak değildi, yeni de ise anlatacak güzel bir 

 


"Bir Kızılderili kabilesinde yaşlılardan biri kabilenin çocuklarına eğitim veriyordu. Onlara dedi ki:

“İçimde bir savaş var. Korkunç bir savaş... İki kurt arasında... Bu kurtlardan birisi korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, üzüntüyü, pişmanlığı, açgözlülüğü, kibiri, kendine acımayı, suçluluğu, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları, yapmacık gururu, üstünlük taslamayı ve egoyu temsil ediyor. Diğeri ise zevki, huzuru, sevgiyi, umudu paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçakgönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor. Aynı savaş sizin içinizde de sürüyor ve diğer tüm insanların içinde de... “

Çocuklar anlatılanları anlamak için bir dakika düşündüler ve içlerinden biri yaşlı Kızılderili’ye sordu:

“Hangi kurt kazanacak?”

Yaşlı Kızılderili kısaca cevap verdi: “Beslediğiniz... “ "

............

İçindeki hain kurdu öldürenler! Güzel insanlarsınız!

Lucius Caesetius Flavus ,Sezar kadar tanınmaz. Seçilmiş bir halk temsilcisidir.

Flavus ilk olarak " Tehlikenin farkında mısınız? " ekolünden. Daha sonra hakkında yüzlerce film çekilen binlerce kitap yazılan Jül Sezar'ın iktidarında yaşamış. Kendisi seçilmiş bir halk tribünü yani " tribün " derken seçilmiş kişi anlamında. Bu yüzden dokunulmazlığı da var. Kuvvetler ayrılığı dengesinin önemli bir sigortası ve dokunulmazlık da bu bakımdan verilmiş. İşte bu halkın temsilcisi Sezar'ın konsüllüğünün otokratik bir krallığa dönüşmeye başladığını ilk görenlerden.


Sezar'ın henüz " Sezari kaizer " olmadı İlk vakitler ,birileri Sezar'ın Roma Forumu' ndaki heykelinin kafasına bir kral tacı takar.

Flavud , Sezar'ın çok güçlendiğini gördüğü ve kendisine yakıştırılmaya başlanan bu " tek karar alıcı reis " sıfatının cumhuriyetin geleceği için tehlikeli olacağını bildiği için hemen harekete geçer; heykelin kafasına takılan tacı oradan aldırır. Ancak Sezar'ın tek adam rejimi güçlenmeye devam etmektedir. Sokakta Sezar'a kral diye seslenen ve arkasından " Korkmasın hiç Romalılar/ Merttir göründüğü kadar/ Milleti hep o arkalar / Gaaayyus Jü-ül-yus Seeezar ! " diye şarkılar söyleyenler olur.

Bu arada Roma' da o dönem birine "Kral" demek yeğenine sövmekten beter. Flavus da haliyle bu Sezar'a kral diye seslenip şarkılar yakan bir iki kişi hakkında cezai işlem başlatır. Ama ,Vay sen misin kanunları uygulamaya kalkan !

Jül Sezar bu işe çok sinirlenir ve yargıya emrederek kendisini Kral ilan edenlerin serbest bırakılmalarını sağladığı gibi Flavus'u da mahkemeye verir. Dokunulmazlığı olmasına rağmen onu da kaldırır, üstelik kendisi daha önce bu dokunulmazlıklar yüzünden iç savaş çıkartacak kadar bu dokunulmazlığa " hesapta "önem verdiği halde.

Size bir annenin yıllarca evlat hasreti çekerek hayata veda etmeden önce bıraktığı bir vasiyet mektubunun acıklı hikayesini anlatayım.

Bu şair kadınlarımızdan Hüceste Aksavrın hanımın yaşadığı hüznün adıdır.

Hüceste hanım iyi bir aileden yetişmiş edebiyata çok meraklı biridir.zaman içinde tüberkloz hastalığına yakalanır uzun süre Heybeliada da tedavi görür.

Orada görev yapan dr.ömer münif kendisine aşık olur.karşılıklı bu sevgi evlilikle sonuçlanır.mehmet isimli çocukları olur.aile onun

İyi yetişmesi için okumak için

Avrupaya gönderirler.aile bu gidişin kendilerine nasıl bir üzüntü vereceğini nerden bilebilirlerdi.oğulları okulu bitirmiş isviçreye yerleşmiştir.annesini babasını hiç aramaz olmuştur.hüceste hanım üzüntü içinde her zaman acı çekmiştir.hatta oğlu için

"zeytin gözlüm sana meylim

Nedendir

Bu sevmenin kabahati kimdedir.

Gül olmuşsun dikenlerin bendedir" şiirini yazmıştır.

Dr eşini de kaybeden hüceste hanım çok yanlız kalmış hayatını bakım evinde

Geçirmeye başlamıştır.yaşı da ilerlemiş ve 87 yaşında vefat etmiştir.ölmeden önce

Bakım evinde bulunanlara

Bir vasiyet mektubu bırakmış

Eğer oğlu cenazesine gelirse

Ona verilmesini istemiştir.

İşte o vasiyet mektubunu şöyle yazmıştır.duygularını,ruhunun

Derinliklerinde yaşadığı hüznü şiir mısralarında dile getirmiştir.

Bir sabah bakacaksın ki bir tanem ben yokum

Dünyayı sana bırakıyorum

Söz aldım saatlerden bir tanem sana koşacaklar

Söz aldım gecelerden seni uyutacaklar

Şarkılardan söz aldım hatırlatacaklar

Gözlerimdeki son yağmurlar

Pencerende

Beni anlatacaklar sana bir bir

İleride

Belki birgün buğday misali

Düştüğüm yerde

Belki bir dikenin dibindeyimdir çaresiz,kimbilir

Nerelerde

Bir sabah bakacaksın ki bir tanem ben yokum

Dünyayı sana bırakıyorum.

Evlada yazılan bu şiir Selehattin İçli tarafından bestelenmiştir. Selehattin İçli

Ses sanatçısı İnci Çayırlı'dan bu şarkının Hüceste hanımın

Mezarı başında okumasını rica etmiştir. Defin işleminden sonra herkes dağılmış İnci Çayırlı bu şarkıyı okumuştur.

Kıymetli dostlar bu şarkıyı

Youtube kanalından dinlemenizi öneririm

Kalın sağlıcakla, —

Bekir Başaran Funda Cebeci

Bir gün büyük Yunan hatibi Demostenes, Atina’da bir toplantı da konuşmak isteyince halk kendisini dinlemeyerek, kendi aralarında gürültülü bir şekilde konuşmaya başlamış.


Bunun üzerine Demostenes:

“Yalnız iki kelimecik söyleyeceğim” demiş ve hemen bir hikaye anlatmaya başlamış.

“Vaktiyle bir delikanlı Atina’dan Megara’ya gitmek için bir eşek kiralamıştı. Eşeğini kiraya veren adam da aynı yere işi düştüğü için beraber yola çıkmışlar, konuşa konuşa giderken öğle sıcağı basmış. Biraz dinlenmek ve öğle yemeği yemek için birlikte bir su başına çökmüşler.

Ama ortalıkta gölge edecek bir şey olmadığı için eşeğin sahibi, eşeğinin yaptığı gölgeye sığınmış.

Eşeğini kiralayan genç buna içerlemiş;

“sen çekil ben oturacağım oraya” demiş.

Öteki ise; “ne münasebet, eşek benim” deyince kiracı “iyi ama ben kiraladım diye itiraz etmiş.”

Diğeri; “ben eşeği kiraya verdim gölgesini değil, derken aralarında kavga çıkmış.”

Onu bu kez pür dikkat dinleyen halkın karşısında, Demostenes hikayenin burasına gelince susmuş ve kürsüden inmiş.

Halk hep bir ağızdan; “ne olmuş, söylesene sonra ne olmuş?” diye bağrışmaya başlayınca, Demostenes usulca tekrar kürsüye çıkmış:

“Ey ahali! Sizin iyiliğiniz için laf edeyim dedim dinlemediniz de bir eşeğin gölgesini merak ediyorsunuz, bu ne iştir!

Bir inek, bir beygir, bir eşek, etrafa dağılıp insanların ne yaptıklarını öğrenmeye ve üç yıl sonra buluşmaya karar verirler... Her biri başka yöne gider.
Aradan üç uzun yıl geçtikten sonra buluşma yerine önce inek ve beygir gelir... İkisi de perişan bir halde, zayıflamış, dişleri dökülmüş, kamburları çıkmış, adeta çökmüştür.
Beygir merakla sorar: "Nedir bu halin inek kardeş?"
İnek acıklı bir şekilde içini çekerek anlatır:
"Sorma beygir kardeş... Bu insanlar çok merhametsiz... Beni durmadan birbirlerine sattılar. Alan sütümü sağdı. Bir inek daha bulup onu yanıma koyarak bizi çifte koştular, aç bıraktılar. Canımı zor kurtardım be kardeş."
Beygir de acı acı başını sallayarak anlatır:
"Ah, sorma... Benim de ağzıma bir demir parçası geçirdiler, ağzımı açamadım. Üzerime bindiler, ses çıkaramadım. Biri indi, öbürü bindi! Binmedikleri zamanlar zincire vurdular. Belim çöküp de onları taşıyamaz bir hale geldiğinde arkama kocaman bir araba bağladılar. Bu sefer birçoğunu yeniden taşımaya başladım. Ben onları taşıdıkça, daha hızlı gitmem için kırbaçladılar. Canımı zor kurtardım inek kardeş."
İnek ve beygir böyle konuşurken uzaktan eşek görünür. Hayli neşelidir. Islık çala çala, taşlara tekme ata ata, hoplaya zıplaya gelir. Mutludur. Üstelik şişmanlamıştır. Tüyleri pırıl pırıl parlamakta, gözlerinin içi gülmektedir. Üzerinde lacivert takımlar vardır.
İnek ile beygir şaşırmış bir şekilde, "Nedir bu halin? Neler oldu? Neden böyle zevkten dört köşesin?" diye sorarlar.
Eşek keyifli bir şekilde anlatır:
"Sizden ayrıldıktan sonra uzakta bir memlekete vardım. Birisi yukarı çıkmış bağırıyor, bağırdıkça insanlar onu alkışlıyordu. Ben de yüksekçe bir yere çıkıp bağırdım. Benim bağırmamı bilirsiniz, yeri göğü inletirim. Sesimi duyan benim yanıma koştu, duyan duymayana haber verdi, etrafım insanla doldu. Onlar geldikçe ben daha çok bağırdım. Haktan, hukuktan, refahtan, adaletten filan bahsettim..."
"Eee, sonra ne oldu?"
"Ne olacak beni başkan seçtiler!"
"Deme yahu.. Yani sen başkan mı oldun?"
"Evet... Bir şey yapmama gerek kalmadı. Ben bağırdıkça onlar ’Seninle gurur duyuyoruz’ diye alkışladılar. Ben de yedim ve bağırdım, yedim ve bağırdım!"
"Pekiii, senin eşek olduğunu anlamadılar mı yahu?"
"Valla, yarısı anladı ama diğer yarısına anlatamadı!

Afet İnan anlatıyor:

“1937 yılının bahar mevsimi idi.
Gazi Orman Çiftliğine, Akköprü tarafındaki yoldan gidiyorduk.
Çiftliğin o parçası meyve bahçesi hâline konulmuş, fidanlar sıra sıra dikilmişti.

Şimdi gölgeliği ve bol yeşilliği ile çok güzel olan bu yol boyu, o zamanlar henüz küçük, çelimsiz ağaçların sıralandığı, yaz mevsiminde dahi pek gölgesi olmayan bir yerdi.
Atatürk, bu eski çıplak topraklar üzerindeki, meyve bahçesi haline gelmiş olan bu yerlere neşe ile bakıyordu.
Şimdi uzun kavak ağaçlarının bulunduğu yol kenarlarında ameleler çalışıyor ve fidanlar dikiyorlardı.
Atatürk birden şoföre
«Dur»
diye bağırdı.
Yere indiği vakit orada olanlara:
– Burada bir iğde ağacı vardı, o nerede?”
diye sordu.
Kimse iğde ağacını bilmiyordu.
Çünkü orada çalışanlar, yenilerini dikmek ile meşgul idiler.
Atatürk’ün biraz evvelki neşesi kalmamıştı.
Çünkü çiftliğin ilk çorak günlerinin bir yeşillik hatırası yerinden çıkarılmış ve yok olmuştu.
Yol boyunca yürüyerek iğde ağacını aradık.
– «İğde eski ve çelimsiz bir ağaçtı.
Fakat yaşayan ve baharda hoş kokularını etrafa saçan, güzel bir ağaçtı”
diyordu.
Çiftlik merkezine gelmiştik. Büyük hamamın yapısı bitmişti.
Onu gezerken iğde ağacını yerinden kimin çıkartmış olduğunu da tahkik etmek için, ilgili durumda olanlara sualler sordu.
Kimse bu küçücük ağacın âkıbeti hakkında bir haber veremedi.
Atatürk bu ehemmiyetsiz gibi görünen işten hüzün duymuştu. İhtarlarda bulundu.
Emirler verdi. Ağaçlar korunacak ve bakılacaktı.
Çünkü; o yeşilliğin hasretini İstiklâl Harbi boyunca çok çekmişti.
Çankaya’yı oturmak için seçmesine âmil, birkaç büyük kara kavak ağacının bulunması idi.
Onların rüzgârlı günlerindeki hışırtısından daima zevk duyardı.
O gün, Çiftlik dönüşü uzun boylu ağaçlardan bahsetti.
Tabiatın bu varlığı, insanlara büyük bir kazançtır. Onlardır ki toprağı verimli kılarlar.
İnsan topluluklarının yer seçmelerine rehberlik ederler.
Bunun üzerine münakaşa konumuz, şu yola dökülmüştü.
«Coğrafi muhit mi insanlar üzerine tesir yapar, yoksa insanlar mı o muhite hâkim olurlar?».
Otomobil gezintilerinde ekseriya bu gibi konuşmalar ve münakaşalar olurdu.
Ben, tarihî misallere dayanarak diyordum ki,
«tabiat büsbütün kısır olursa insan kuvveti ona tesir yapamaz».
Atatürk ise, insan zekâsının her şeye muktedir olduğunu, , doğaya da azami derecede egemen olabileceği kanaatinde idi.
Nihayet şu neticeyi, kabul ediyorduk.
İnsan bütün tarih boyuna, doğanın bazen esiri, bazen de hakimi olmuş ve bu hal insan cemiyetlerinin medeniyette ilerlemeleriyle mebsuten mütenasip olarak inkişaf etmiştir.”
1919 yılında Atatürk Ankara’yı pek az ağaçlı bulmuştu.
Bu pek az olanlar birer delildi ki, onlar gibileri çoğalabilir ve daha pek çok yetiştirilebilirdi.
O, eski adı Orman Çiftliği olan yerde, orman yetiştirmeği kendisine ideal edinmişti.
Onun için her ağaç eski ve yeni, kıymetli birer varlıktı.
Bunların yetiştiğini, büyüdüğünü görmek, bir idealin tahakkuk edişindeki zevki kendisine veriyordu.
Gazi Orman Çiftliği, insanların irade ve çalışmalarıyla, tabiatı güzelleştirme ve verimli kılma kuvvetinin bir örneğidir.
Atatürk İstanbul’da büyük ağaçları gördükçe gülerek şöyle söylerdi.
“Bunlar da güzel amma, biz yapraklarının ve dallarının, her yıl nasıl büyüdüğünü gördüğümüz ağaçları daha çok seviyoruz.”
Bir bahar mevsimi, Çankaya’nın eski köşkü önünde yeni dikilmiş akasya ağaçlarını bahçıvan budamıştı.
Atatürk bu fazla budamayı sevmedi. O, ağaçları daima daha büyük görmek arzusunda idi.
Onun için de bahçıvanı bilgisizlikle itham etti.
Kendi adını taşıyan Atatürk bulvarına, çam fidanları dikildiği vakit pek sevinmişti.
– «Bunlar tutarsa, Ankara’nın yaz kış yeşil duracak bir tabiat zenginliği olacak»
demişti.
O, bu çamları Ankara’nın yeni devrinin bir tarihi gibi telâkki ederdi.
Atatürk bulvarının ortasındaki küçük çam korularını, daha bakımlı ve belki de altlarından yayaların geçmesi için düzenlemiş görmekten, her Ankaralı ne kadar haz duyacaktır.
Bundan Atatürk’ün de ruhunun şad olacağına şüphe yoktur.”
Kaynak: Prof. Dr. Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatırlar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ajans Türk Matbaacılık Sanayi, Ankara, 1968, Sayfa: 177-179.